Prof.Dr. Yıldız Tümerdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof.Dr. Yıldız Tümerdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2016 Salı

KIRK YIL GEÇMİŞ ARADAN


14 Mart Tıp Bayramı kutlamaları için, mesleğimle ilgili bir kuruluştan kendimin seçeceği, topluma yönelik, güncelliğini koruyan bir konuda, konuşmacı olarak, davet aldım… Hem hekimliğimizin kırkıncı yılını kutlayacak, hem de mesleksel anılarımızı paylaşacaktık… Dünkü ve bu günkü hekimlik anlayışını irdeleyecektik… Çok ama çok önemliydi bu paylaşım… Değiştiğini düşünmediğimiz, kutsal görevimizi yansıtan ilkelerimiz… Okulu bitirirken okuduğumuz and, Hipokrat Andı… 


O günün koşullarında, bu mesleği seçtiğim için bir kez daha mutlu oldum… Gençlikteki doğru karar aldığım için kendimi içtenlikle kutladım bir kez daha, her zaman olduğu gibi... Geride bıraktığım yılların getirdiklerini ve götürdüklerini masaya yatırma gereğini duyarak bir an da olsa hüzünle karışık gerçek anılarıma döndüm, o günleri yeniden yaşayarak… Kuşkusuz yıllar beni eskitmişti… Ben de o yılları dolu dolu yaşamış ve eskitmiştim kendimce…

Konuşma konusunu hazırlamak için bilgisayarımın başındayım… Konuşacağım konuları düşünüyorum… Değişik ve de güncel sağlık konularında kısa bilgiler vererek başlamanın keyifli olacağı görüşü ile bir anlamda,  daldan dala atlayarak yazmaya başlıyorum… Elimde bir gazete var… Solak olan Amerika Başkanı George Bush, çiçek aşısı “ olmuş... Aşı sol omuza yapılmış… Sağlık durumu çok iyi, ağrısı sızısı yok… Öyle ki sevgili köpeğini sol elinde tutarak, kucaklayarak, zafer işareti veriyor dünyaya,  garip bir gülümseme ile…
     

O fotoğraf, konu üzerinde araştırmalar yapmış olan bir hekim olarak bana şu soruları sorduruyor; “Neden Çiçek aşısı olmuş? Çocukluğunda bu aşı ona mutlaka yapılmıştır… Omzunda aşının yapıldığını gösteren deri değişimi vardır… Çünkü o bir Amerikalı… O ülkede bu aşı zorunlu… Tıpkı bizim ülkemizde olduğu gibi… O da bizler gibi 1972 yılından önce doğmuş… “2002 yılında neden Çiçek hastalığı korkusu var? Neden Çiçek Aşısı olunmalı?”

 Bu soruları yanıtlamadan önce, meslek yaşamımda bu aşı ile ilgili çalışmalarımın öyküsüne kısaca değinmek isterim… Yıl 1968…Hacettepe Tıp Fakültesinden, Çocuk Hekimi Uzmanı olarak, ikinci uzmanlık eğitimim için gönderildiğim Amerika Birleşik Devletlerinin Kentucky-Lexington Tıp Fakültesi Toplum Hekimliği Departmanında, çok sayıda projenin yanı sıra, dünyadan çiçek hastalığını silip süpüren “çiçek aşısı” projesinde de görev alıyorum…

Hastalığı aşılama programı ile dünyadan yok eden Prof. Dr. Abram Benenson ile çalışıyorum… Bu benim büyük bir şans… Prof. Dr. Benenson Dünya Sağlık Örgütüne bağlı Bulaşıcı Hastalıklar Kontrol Merkezi (CDC) başkanı. Uzun yıllar hastalığın yaygın olması nedeni ile Hindistan ve Pakistan Projesinin yöneticiliğini üstlenmiş… O yıllarda Çiçek Aşısı; Rusya, İngiltere ve Amerika’da üç laboratuarda üretiliyor… Yeni bir yöntemle insanları son kez aşılayacak olan projede aktif görev alıyorum… Sorumluluk ve yetki, çok çalışarak başarılı olma hırsımı tetikliyor ve bana olağandışı bir güç kazandırıyor… Bu çalışmalarımı, ülkeme döndükten sonra da sürdürüyor ve konu ile ilgili tez çalışmam ile Çocuk Doçenti oluyorum…
        
Kırk yıllık meslek yaşamımın unutamadığım, beni bugünkü ben yapan öykümü, işte bu nedenle paylaşmak istiyorum… Benim de içinde olduğum, çok sayıda bilim insanının uzun ve yorucu çalışmaları sonucunda dünyadan ve ülkemizden çiçek hastalığı yok ediliyor… Çiçek Mikrobu, günümüzde yalnızca sözünü ettiğim üç laboratuarda saklı tutuluyor…
Hastalık insanlarda görülmediği için, tüm dünyada,  1972 yılından sonra çiçek aşısı uygulamasına son veriliyor… Afrika’da maymunlarda hala maymun çiçek hastalığı var… İnsanlara bulaşmıyor…




Uzun yıllar, tüm dünyada ve ülkemizde, çok sayıda insanın ölümüne, görme yetisini kaybetmesine neden olan, Halk Ozanımız Âşık Veysel’i kör eden bu hastalık, düzenli aşı uygulaması ile yok oluyor… İnsanlık için çok ama çok büyük bir başarı, bu… Çocukluğumuzda sol omuzdan yapılan çiçek aşısının izini taşıyoruz… 1972 yılından sonra doğanlarda bu izler yok. Şimdileri çocuklarımıza, sarılık adını verdiğimiz karaciğerimiz başta olmak üzere tüm organlarımızın görev yapmasını önleyen, bir hastalığı önlemek için,  Hepatit B aşısını doğumdan başlayarak uyguluyoruz… Bunun yanı sıra; Difteri, Boğmaca, çocuk felci, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, verem, kolera, menenjit vb. bulaşıcı hastalıkları önlemek için gerekli tüm aşıları okul öncesinde tamamlıyoruz… Yaşam boyu tetanos aşısı uygulayarak, tüm insanları, özellikle de doğum yapan kadınlarımızı ve doğan bebeklerimizi, öldürücü olan, halkımızın Kazıklı Humma dediği Tetanos hastalığından koruyoruz... Aşı ile önüne geçilmiş, dünyada tek bir hastanın görülmediği için aşı uygulamasına son verilmiş olan Çiçek Aşısı, neden 30 yıl sonra, 2002 yılının son günlerinde, ABD Başkanının başlattığı kampanya ile tüm dünya ülkelerini ayağa kaldırıyor? ABD’de binlerce insan, var olmayan bir hastalığın, yüksek maliyetli aşısı için neden kuyruklarda bekletiliyor? Hekimce nedenini açıklamayı mesleksel andımızda verdiğim söz nedeniyle açıklamak isterim...
    
2001–2002 yıllarında günlük yaşamımızda ekmek, su, hava kadar yakın, iki sözcüklü; “Biyolojik Terör” den kaynaklanan Korku ile ilgili bütün bu davranışlar… Bu konuda bildiklerime yenilerini katmak, son yıllardaki bilgileri ulaştırmak için CDC’ nin son yayımlarına ulaştım… Çünkü son yıllarda belleğimize kazınan, Posta Canavarı Şarbon Hastalığının ardından “Biyolojik Terör “için seçilecek en tehlikeli mikrop Çiçek Hastalığı virüsü…


 11 Eylül 2000’den sonra Biyolojik ve Kimyasal Terörden iyiden iyiye korkuyor Amerikalılar… Şaşkınlar, panik içindeler... Haksız da değiller… Hangimiz korkmayız ki… Oysa Yeşil Kuşak Projesinin mimarları onlar değil mi idi? Humeyni’yi ve yandaşlarını İran’ın yönetimine onlar getirmedi mi? Ya komşumuz Afganistan olayları… Son yıllarda Ülkemiz için neden kaygılanıyoruz her yaştaki biz Cumhuriyet çocukları? Öyle çok örnek var ki bizleri kaygılandıran, sağlıksız kılan… Beden, ruh ve sosyal sağlığımız toplum olarak bozuldu, daha da bozulacak diye kaygılanıyorum, hekimce... Üç gözüyle de ufkun ötesini görebilenler/ Gerçek aydınlar da kaygılı…

Yalnızca Dünyada 3 laboratuvarda, gizlenen, öldürücü mikropların çalınabilir ve yayılabilir kaygısını taşıyoruz… ABD, Çiçek aşısı üretimini yeniden başlatarak, yeşil kuşağın saldırısının önünü kesebilecek mi? Sorunları bir çırpıda çözümleyebilecek mi? Dünya nüfusu 7 milyarı aştı… Bu kadar insanı aşılamak kolay mı? Ya maliyeti? Öyle çok mikrop var ki Biyolojik Terör aracı olarak kullanıla bilinen… Şarbon, Veba, Tifo, Kolera vb. Hepsi de toplumsal öldürücü hastalıkların etkenleri… Tüm dünya ülkelerinin önlem alma konusunda titiz çalışmaları olan hastalıklar bunlar…
       
  ABD’deki bu paniksel davranış çaresiz bir çırpınışın ötesinde tüm dünyadaki insanları korkutmak ve sindirmek için seçilmiş yöntemlerden biri gibi geliyor bana… Ülkemizde, özellikle de savaş rüzgârlarının estiği günlerde, panik yaratabilecek bu haberler nedeniyle, sağlığımızın bozulmasına göz yuma bilir miyiz, gerçek aydınlar olarak? Sanırım kendimce bir anlamda başkaldırıyorum, bütün bu yanlışlara… Evet, başkaldırmalıyız hep birlikte… Ama Kimlere… Kimlere…


* Günlük: 2002 yılı-Mesleksel Anı-Öykü

21 Mayıs 2014 Çarşamba

ESİN KAYNAĞIM; DELPHOİ Tapınak Yazıtları

             Esin Kaynağım DELPHOİ Tapınak Yazıtları 
Yeniden Yenicesine Öğrenebilmek- Öğretebilmek

                                               “Her gün bir bilinmeyeni öğrenmeyi /paylaşmayı
                                                 İlke edinenler, uzun ve sağlıklı yaşarlar” Y. Tümerdem
KENDİNİ BİL

  Yılllar öncesinde bir kitabın sayfaları arasında okuduğum, o güne kadar 
duymadığım bir tapınağın, Delphoi Tapınağının kapısında yazılı olan
 “Kendini Bil” deyişi, yaşam felsefem oldu…
 O günden sonra, çevremdekiler arasında “kendini bilmezleri, 
haddini bilmezleri” görüp tanıdıkça sımsıkı sarılır oldum bu iki sözcüğe… 
Ne zaman yeni bir karar almaya kalkışsam, 
yeni bir adım atmayı düşünsem ciddi anlamda “ sakin olmalısın. 
İyice düşünmelisin. Kendini ve gücünü bilmeden hareket etmemelisin”
derim kendi kendime. 
Yaşamımın her anında;“Ani kararlarımı, bu kararlardan kaynaklanabilecek yanlışlarımı önleyen önsezilerimin, bu iki sözcükte gizli olduğunu düşünürüm.
 Gerçekleri görmemi sağlayan, 
genetik yapımı oluşturan/
beni var eden / 
büyük güç önlüyor” 
diye düşünür, ona göre de davranırım… 
Bu nedenle; yaşamımda öncü / 
gizemli bir güç olan bu iki sözcüğün nereden geldiğini, 
yazılı olduğu tapınağın nerede olduğunu
 öğrenme isteğimi de 
hiç ama hiç yitirmedim… 
Hekimlik ve eğitimsel çalışmalarımın yoğunluğu biraz azalınca, 
biraz soluk alınca, İstanbul’un cıvıltılı Semtlerinden olan 
Beyoğlu ve Tarih Kokulu Sahaflar çarşısındaki sanat ve kültür ışıltılı kitapçılar, 
sıklıkla uğrak yerlerim olmuştur. 
Hemen her gün yeni bir kitapla tanışmak öylesine hoş bir duygu idi ki benim için. 
Bu duygu anlatılmaz yaşanır. 
Öte yandan son günlerde, bilgisayarla dost olmanın,
 internet ile iletişim kurmanın şansını yakalamanın da
 keyfi göz ardı edilemez, 
benim için. 
Delphoi tapınağının nerede olduğu araştırmaya
 karar verdiğim günlerde, 
bir sitenin içinde kutsal tapınakların duvarları 
arasında saklanırken buldum Onu…


Dünyada çok sayıda kutsal tapınak vardı kuşkusuz. 
Yıllar öncesinde katıldığım 
Uluslar arası bir kongrenin ardından Bangkok 
sokaklarında dolaşırken, 
her evin bahçesinde kuş yuvasına benzeyen minik, 
tahtadan yapılmış  tapınakları gördüğümde hem gülmüş hem de 
“Aferin sana Tanrı Buda. Her an inanlarının yanındasın. 
Senin öğretilerini unutmaları olası mı?” diyerek 
Budizm’i benimsemişlerin bu ilginç buluşlarına hayran olmuş,
 onları içimden alkışlamıştım.
Rengârenk boyanmış bu tapınaklar 
yetiyordu insanlara ibadet etmeleri için.
 Önemli olan inançları idi. 
Buda her yerde onlarla birlikteydi, onlara destek oluyordu nasılsa… 
Dünyada gerçek anlamda bilinen üç kutsal tapınak vardı… 
İkisi Anadolu muzun topraklarında, Didim ve İzmir yakınlarında idi.
Üçüncüsü de Komşumuz Yunanistan’ın Başkenti olan, 
Atina yakınındaki Delphoi Tapınağı idi.
Tapınağın giriş kapısının sol tarafına Sokrates’in öğretiler yazılmıştı 
eski yunan alfabesi ile… 
Bu sözler; o gün olduğu gibi, bu gün de, yeni bir yüzyıl insanı için
 yol gösterici nitelikte idi… 
Büyük Düşünürümüz 
Hazret-i Mevlana Celalettin Rumi’nin, 
her yıl yüz binlerce insanın ziyaret ettiği 
Konya’daki Türbesinden içeri girildiğinde; 
"Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” 
duvar yazısındaki yol  gösterici sözcükler ziyaretçiler tarafından
 beğeni ile okunuyordu… 
Bu veciz sözlerin yıllar önce,
Delphoi tapınağının kapısında; 
“olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol, 
sevmiyorsan sever gibi yapma ” 
sözleri ile benzeşmesi Tanrısal bir rastlantı mı idi? 
Nasıl düşünülürse düşünülsün, bu benzerlik hem şaşırttı hem mutlu etti. 
Anadolu Topraklarımızdaki düşünürlerin ileri görüşlerini ve çağdaşlığını
 anlatıyordu bütün bunlar… Tapınağın diğer yazıları da bir birinden değerli ve 
yol gösterici idi… Çıkınımdaki kutsal sözcükleri her zamanki gibi 
yazarak paylaşmayı düşündüğümde,
 kalbimdeki çizgili kaslarımın telaşlı hücreleri 
teşekkür etti kalemime… 
Beynimdeki dingin hücrelerim de her zamanki gibi alkışlayarak 
ama ciddi duruşlarla kutladılar, çizgili defterimi… 
Gelin birlikte değerlendirelim, kişisel yorumumu da kattığım, 
Delphoi Tapınağının kapısında insanlığın iyiliği, 
mutluluğu ve dingin yaşamı için yazılan sözleri;

·        Ne kadar küçük olursa olsun işinle ilgilenmelisin. 
İşin yaşam dayanağının önceliği ve temeli olmalıdır.

·        Gürültü ve Patırtının ortasında sakin olmayı başarabilmelisin…

·        Sessizliğin ve sükûnetin içinde dinginlik ve mutluluk olduğun
          Unutmamalısın...

·        Telaşsız, yavaş ve anlaşılır bir dille konuşmalısın… Konuşurken başkalarını da dinlemelisin. 
Akıllı olmasalar, hatta yeterli bilgileri olmasalar bile karşındakileri dinlemelisin… 
Çünkü; doğru seçtiğin kitaplardan edindiğin bilgilerin yanı sıra, 
onlardan da çok şey öğrenebilirsin… 
Çünkü dünyada herkesin bilinen/ bilinmeyen bir öyküsü vardır mutlaka…
 O öyküler başkalarında olduğu gibi senin için de yol gösterici olabilir…

·         Yaşamın anlamını bilmeli ve tadını çıkarmaya çalışmalısın…
Çünkü geride kalan anlar geri dönüşümsüzdür…
 Başka türlü davranmak gerekmedikçe, herkesle dost olmaya çalışmalısın… 
Fakat kimseye tam olarak güvenmemeli, teslim olmamalısın…


·        Sevgi ve Aşkı değerlendirmeyi bilmelisin… Sevgi ve Aşk, kıraç
           Toprakların taze yeşili ve rengârenk çiçekleridir… Yani gerçek aşk ve
           Sevgi, mutlu yaşamın ta kendisidir…

·        Yılların akıp gitmesine öfkelenmemelisin… 
Gülümseyerek hatta kahkahalarla gülebilmelisin geçmişte olup bitenlere… 
Çünkü her şeyi ile o yılları sen yaşadın, hesabını kimse soramaz… 
Vermeye de zorunlu değilsin…

·        Gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek geçmişte bırakmalısın. 
Şimdiki seni; sana yakışır bir biçimde keyifli ve dertlerin ile çevreni sıkmadan yaşamalısın… 
Anıların arasından en güzellerini ve seni mutlu edenlerini seçmeli,
 diğerlerini fırlatıp erişilmeyen uzaklara atmalısın...

·        Hangi konuda olursa olsun kavgalarını sürdürürken bile kendi 
Kendinle barış içinde olmalısın. Görmeye çalış ki her şeye karşın
Dünya güzeldir. Yaşamak da öyle…

·        Arada bir isyan etsen bile unutma ki içinde yaşadığın evreni
 Yargılamak olanaksızdır… 
Öyleyse önce kendini sorgulamalısın…
Doğru olanı da kendin bulmalısın…

·        Yaşam için iki şey çok önemlidir. 
Bunlar, var oluşunun, varlığını
Sürdürebilmenin özüdür; 
Kin tutmamalısın ama olanları da asla
Unutmamalısın…
·       Son öğüdümüz; Herkesi ve her şeyi sevemezsin… 
Sevmeyi hak edenleri ve hak edileni sevmelisin…









UÇUP GİDEN SÖZLER OLMASIN

  
Gerçek Yaşamın İçinden      
UÇUP GİDEN SÖZLER OLMASIN

Anadolu topraklarını bir uçtan ötekine, Evliya Çelebi gibi dolaşarak, hekimlik bilgimi ve hizmetimi paylaşma düşümü gerçekleştirirken, yediden yetmişe kadından erkeğe, sokaklarda, kahvelerde, ahırlarda, okullarda, çadırlarda, bağlarda, bahçelerde, tarlalarda, kırda, dağda bayırda, tek sözcükle, neresi olursa olsun her yede, Anadolu insanı ile yaptığımız sıcacık sohbetlerimiz sırasında dinlediklerim bana yepyeni kapılar açıyordu… Söyleşilerimiz sürerken, edindiğim yeni bilgilerin ve deneyimlerin ışığında söz üretme gibi bir sevda başladı… Yanımda taşıdığım kurşun kalemim ve artık / küçük kâğıt parçalarıyla paylaştım, bilgilerimin, deneyimlerimin kanatları altında düşlediğim / ürettiğim sözleri... Bunlar gerçek yaşamın aynadaki harflerle bezeli yansımaları idi... Bir gün, sanki beni iteleyen bir güç, onları bir araya toplamamı önerdi, gibi geldi bana… İşte bu sözler böyle çıktı gün ışığına… Belki bölük pörçük, belki uçuk kaçık ama… Ne fark eder ki… Anadolu arifleri çok daha güzel ve de anlamlı sözler üretmişler… Ürettiklerini yaşam dağarcıklarında toplamışlar, çevreleriyle paylaşmışlar yüzyıllar boyunca… Kendimi avutmak, yaşamın beni oralardan buralara savuran, ne zaman eseceği belli olmayan fırtınasından kurtulmak, boşa kürek çekmemek için yazmıştım düşündüklerimi, düşlediklerimi ben de… Dağarcığımdakilerin, cılız ve kuru kaldığını biliyorum onların yanında… Böyle olsalar bile, bir köşeye sıkışıp kalmalarına gönlüm razı olmadı / içim el vermedi… Bir araya gelip, sessizce dertleşsinler istedim...  Bu güne kadar, özellikle de kendime sorduğum, hüzünle sarmalanmış, kırık dökük sorular yanıtsız ve de yalnız kalsalar bile, ben onları bir köşeye atıp, yalnız bırakamadım, işe yarayabilirler diye düşündüm. Paylaşmak istedim, ilkokullu yıllarımdan kalma, değişmeyen alışkanlığım ile… Paylaşmak istediğim sözlere benzer sözler, Anadolu’muzun Kutsal topraklarında yaşayan güzel insanlarımız da yıllar yılı çevreleriyle paylaşmış olabilirler diye düşünmekten de kendimi alamıyorum…
  • Her şeyden önce; kendimizin dostu olmalı / düşmanı olmamalıyız… Çünkü bir insanın en yakın dostu kendisi / en acımasız düşmanı da yine kendisidir.
  • Önce kendimizle yarışmalı / kazanmalıyız. Kendimize güvenmeliyiz. Öz güvenimiz her zaman bizimle olmalı. Amacımıza ulaşmak için ilkelerimizden ödün vermemeliyiz.
  • Dört mevsimin hakkını vererek dolu-dolu ama sağlıklı olarak yaşamalıyız. Kendi hekimimiz kendimiz olmalıyız.
  • Hedefimize ulaşmak için sabırla beklemesini bilmeliyiz. Beklemekten usanmamalı, yorulmamalıyız.
  • Çalışmalıyız, bıkıp usanmadan / keyifle. Üretmeliyiz ama gerekli ve yararlı olanları...
  • Yaşamımızda eğlenceye de yer vermeliyiz ama doğru zamanda, doğru yerde, doğru insanlarla eğlenmesini bilmeliyiz. 
  • Doludizgin yaşarken, atımızın dizginlerini elden bırakmamalıyız.
  • Şunu bilmeliyiz ki; biz kadınlara evlenme teklifini erkekler yapmaz. Biz kadınlar erkeklere evlenme teklif ettiririz.
  • Kimseyi, dışlamamalı / ezmemeliyiz / dışlanmamalı / ezilmemeliyiz. Unutmayalım; ezmezsek ezilmeyiz, dışlamazsak dışlanmayız.
  • Çalışırken eğlenmeyi de dinlenmeyi de öğrenmeli / bilmeli ve de uygulamalıyız.
  • Öğrendiğimiz doğru-çağdaş bilgileri çevrenizle paylaşmalıyız.
  • Bizden nefret edene yanıt vermemeliyiz, uzak durmalıyız.
  • Düşünmesini öğrenmeliyiz ama düşüncelerimizin kölesi olmamalıyız.
  • En karamsar olduğumuz zamanlarda bile enerjimizi yitirmemeliyiz.
  • Koşullar ne olursa olsun; yüreğimizin / beynimizin elimizden alınmasına izin vermemeliyiz.
  • Yağmurun sesini dinlememeli ama gözyaşımızın sesini dinlememeliyiz.
  • İradeli olmalıyız, yapmak istediğimiz doğrulardan vazgeçmemeliyiz.
  • Dayanmalıyız, başarının dayanıklı olanlardan yana olduğunu bilmeliyiz.
  • Yeri gelince kuşku sözcüğünü yerleştirmeliyiz beynimize ve de yüreğimize. Ama şunu da hiçbir zaman unutmamalıyız; “Kuşkunun aşırısı zararlıdır, ruh sağlığımızı bozar, bizi mutsuz eder. Oysa kararlı kuşku mutlu kılar insanoğlunu”.
  • Cahillerle, aymazlarla, umarsızlarla, duyarsızlarla, çıkarcılarla karşılaşırsak, hiç kimseye belli etmeden, sessizce arkamızı dönmeli ve de böylelerinin ortamından hemen uzaklaşmalıyız.
  • Sağduyumuz ilkelerimizle el ele, bilgimizle kol kola olmalıyız. O zaman bizi kimse yönetme cesaretini bulamaz. Yöneten biz oluruz / yönetilen değil.
  • Dingin ve doğru bir yaşam için;  yöneten olmalıyız yönetilen değil. Bunun için de doğru ve çağdaş bilgilerle donatmalıyız kendimizi. İyi yönetirsek, yanlış yönetilmeyiz.
  • Çağdaş bilgi ile donanımlı ve de nitelikli olmazsak, çevremizdekileri yönetiyoruz sanıp, aldanırız. Oysa kukla gibi oynatılıyoruzdur bir ipin ucunda ama fark etmeyiz, anlamamayız bile… Sinsice / yüzümüze gülerler, arkamızdan kuyumuzu kazarlar…
  • Karşımızdakileri küçük görmemeliyiz. Gereken değeri vermeli ama hak ettiğinden fazlasını değil.
  • Güvenmeliyiz ama güvenimiz sınırsız olmamalı.
  • Sevgi yaşamımıza ışık saçsın ama bizi her zaman beynimiz yönetsin.
  • Yüreğimizle sevmeli, beynimizle yaşamalıyız…
  •  Unutmamalıyız ki; Aşk, kırmızı şeker boyalı bir elma şekerinin sapıdır. Yalarsak, kurtlu bir elma ve de tahtadan bir sap kalır elimizde. Kıymık hem elimize hem yüreğimize hem de yaşamımıza batar. Kanatır / kanar.
  • Yaşamımızın her saniyesini olumlu ve doğru işler yaparak değerlendirmeliyiz.
  • Saygısız sevgi, sevgisiz saygı olmaz.
  • Geçmişimizdeki özel-doğru yaşamsal örnekleri unutmamalı / yalnızca anımsamalıyız. Çünkü onlar geleceğimizi hazırlıyor. Ama özelliği olmayanları çöp sepetine atmasını bilmeliyiz.
  • Gerektiğinde, yanlışlara arkamızı dönmeyi, geriye dönmemeyi bilmeliyiz.
  • Sevgimiz / saygımızda da sınırlı olmalı. Hak edenlere sevgimizi-saygımızı sunmalıyız.
  • Gülümsemeyi öğrenmeli / uygulamalıyız ama yerinde ve zamanında.
  • Neyi konuşacağımızı bilmeliyiz ama yerinde ve zamanında.
  • Saygıyı öğrenmeli, çevremize örnek olmalıyız, davranışlarımızla… Ama saygının da bir sınırı olduğunu bilmeliyiz.
  • Üçüncü bir gözümüz olduğunu bilmeliyiz. Üçüncü gözümüzle görmeyi öğrenmeli, bilgili ve ilkeli olmalıyız.
  • Yaşamımızda; boş zamanımız olmamalı. Boşa giden zamanımız da olmamalı. Dolu dopdolu yaşamalıyız. Unutmayalım ki; her canlı gibi, insan ömrü de sınırsız değildir.
  • Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız: Sigara, Alkol, Beynimizi uyuşturan maddeler ve ilaçları biz kullanmıyoruz, onlar bizi kullanıyorlar, hem de köle gibi.
  • Gün biterken, elimize bir kâğıt kalem alıp, kendi öz eleştirimizi, yazarak yapmalıyız. Bugün neyi doğru/ neyi yanlış yaptım? Sorusunu kendimize sorup, dürüstçe yanıtlamalıyız. Kendimizin hukukçusu kendimiz olmalıyız.
  • Yılları biz eskitmeliyiz, o bizi eskitmemeli, eskimemeliyiz.


Güneş, Ay, Yıldızlar eskimiyor”diye düşünmeli, onlardan biri olduğumuzu düşlemeliyiz. Okumalı-yazmalı-öğrenmeli-öğretmeli-paylaşmalıyız.“Keyfim yerinde bugün / sen bile bozamazsın”  sözleri günlük yaşamımızın özü olsun mu? Ne dersiniz?

2 Mayıs 2014 Cuma

YAŞAMA İNAT

Yaşama İnat


Yeniden başlasam diyorum
              Duygularımın evreninde

Yaşamaya yeniden
                    Şimdiki kendime
Şans vererekten

Yeni renkler seçsem
          Gök kuşaklı yarınlardan


Yeni kokularla donansam
              Kır çiçekli baharlarda  

Yeni dostlar edinsem
            Yüreğime yitimsiz sevgiyi taşıyan
  
Dört bir yanımda esse
                    Gizemli kentlerin
Bilgi yüklü rüzgârları

Yeni fırtınalar kopsa dingin yüreğimde
                      Yaşanmamış aşkları yaşasam istediğimce

Yalçın kayalıklara tırmansam            
                            Kanat açarak süzülen
 Ateş kartallarına inat
              Köklendiğim Ana- Ata topraklarımda

Beyin dalgalarım karmaşık 
                      Yollarda dolansa, bir başına
Kimsenin ulaşamadığı düşüncelerimle el ele
             
Gecemi gündüzüme ulayarak
                Yaşasam doludizgin keyfimce
 
Güzel olan ne varsa üretsem yeniden
                                      Taşısam yarınlarıma
Kendime sınırsız şans vererekten


Öz benliğimle kavgam olmadı hiç
                                    Ama başkaldırıyorum
 Dündeki, gençlikteki yanlışlarıma

Keyfimi bozmadan yaşıyorum bu günümde
                         Düne inat, dündeki kendime inat,
            Herkese inat... Herkese inat…


                                      Yıldız TÜMERDEM

YAŞAM SUYU

Yıldız Tümerdem

Yaşam Suyu

 
Umut kuru bir yaprak
                  Sonbaharda savrulan

Çölde yalnız bir insan
                             Seraba doğru koşan

Bazen köpük baloncuk
                           Avucumuzda sönen

Susuz kıraç bir toprak
                          Yeşil otlar bitmeyen

Umut gölgesiz bir düş
                      Uyanınca kaybolan
Bir imge döngüsüyle
                    İnsanı kucaklayan
Ufuksuz, coşkun deniz
                           Dalgalarla oynaşan

Rüzgârlı bayırlarda
                  Gönülleri dolaşan

Umut Tanrıdan bir armağan
                        İnsana yaşam veren

Mutluluk muştucusu         
          Bir anda sevindiren

Umut her zaman yeşil
                Dağlarda çam kokulu

Gönülden kopup gelen
                          Coşkulu yaşam suyu...
                                   

*Kırmızı Kaplı-Yıldız Sinoplu-Günlüğü-Ankara Tıp Fakültesi-1962

28 Nisan 2014 Pazartesi

TOPLUMSAL KOKU

TOPLUMSAL  KOKU

Kahvehanede  yaşarsan
Çay kokarsın, kahve kokarsın.

Meyhanede rakı şarap içersen.
Keyif kokarsın

Tüttürürsen sigarayı
Tütün kokarsın

Dolaşırsan sokaklarda bomboş
Toplum kokarsın.

Mutluysan evinde
Yaşam kokarsın.
Sevgi kokarsın, saygı kokarsın.

Yelken açma yanlışlara
Yalpalanırsın sağa sola,
Mutsuzluk kokarsın
Umutsuzluk kokarsın.

Sevdalıysan okumaya, yazmaya
Kitap kokarsın.
Kalem, kağıt kokarsın
Bilgi kokarsın, bilim kokarsın
İlke kokarsın, onur kokarsın.

Seçim senin dostum.

Güzelden yanaysa seçimin
Dost kokarsın,  dostluk kokarsın
Dört mevsimlik yaşamda
Yaşam kokarsın.

İlkesizlikten yanaysa seçimin
Onurumu tutamıyorsan
Avuçlarının içinde
Beynin küflenir
Küf kokarsın

İnsan sevgisiyle atmazsa yüreğin
Yokluğunu yaşarsın, yalnızlık kokarsın
Yalnız kalırsın.....
(Profesör Dr. Yıldız Tümerdem-14 Mayıs 2014 Sanat Yaprağı )