Yıldız Tümerdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yıldız Tümerdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2014 Pazartesi

ANADOLU BİTKİLERİ

Gezdiğim yerlerden öğrendiklerim

Yıldız Tümerdem
Anadolu Bitkileri


Ankara’da büyüdüm… Çocukluğumda, hastalandığım zaman ilaç kullanılmadan önce değişik otlardan hazırlanmış çayları içmem istenirdi... Bazıları çok lezzetli, bazıları da acı gelirdi… Midemin bulandığını, kustuğumu anımsıyorum… Evimizde değişik otlar, Amerikan bezindeki torbalarda saklanırdı… 
Mutfak duvarında sıralanırdı, üstlerine mor kalemle isimleri yazılarak. Ihlamur, papatya, rezene, kantaron çiçeği, zeytin yaprağı, kuşburnu, ısırgan, defne, nane, mısır püskülü, ayva yaprağı, elma kabuğu, anason, adaçayı yaprağı ve çiçeği, sinameki yaprağı, kiraz sapı hatme çiçeği aklımda kalanlardı… Bunlara kavanozlarda saklanan karabiber, kırmızıbiber, çörek otu, kekik, keten tohumu, zencefil, karanfil vb. de eklenirdi…

 Ön baharlarda kırlardan toplanarak salata ve yemek olarak sofralarımızı donatan, ısırgan, ebe gömeci, labada, madımak vb. çok sayıda ot vardı bilinen… Mantarlar da bunların arasında yer alıyordu... Toplanan mantarlar ve otlardan yapılan yemekleri yedikten sonra hastaneye yatanları anımsıyorum… Gazetelerden, mantar yedikten sonra hastalanan hatta yaşamını yitiren insanları, özellikle de çocukları öğrendiğimde çok üzülürdüm… Otlarla yapılan yemekleri yiyemezdim, çevremdekilerin de yemelerine karşı koyardım. Hastalanmamızdan çok korkardım… O zamandan belliymiş hekim olacağım sanki… Bu gün bile, çamların altından toplanan, değişik adlardaki mantarları ve yollardan, otobanlardan, mezarlıklardan (egzoz gazı ile kirlenen, kansere davetiye çıkaran, zehirleyebilen) toplanan otları satın almam ve de kimseye de önermem…

Çok iyi anımsıyorum, kış aylarında kömür sobalarımızın üstünde, kalaylı çaydanlıklarımızda, bahçemizdeki ağaçlardan topladığımız ıhlamuru çok uzun süre kaynatılırdı… Üstüne soğuk su koydukça rengi kırmızı olurdu… Beklenen bu renkti… Tüm otlar kaynatılarak içilirdi… Çay dışında hiçbir ot demlenmezdi… Çay bile uzun süre demlenir, bittikçe çay konulur, sıcak su eklenirdi… Boğazımız ağrıdığı zaman, lapa haline getirilmiş keten tohumu bir bezle ılık bir halde, boynumuza bağlanırdı… Zeytinin ezilerek boyuna sarıldığını gördüğümde de çok şaşırmıştım… Romatizma ağrılarında eklemlere Karadeniz bölgesinden getirtilen deli bal sürülürdü… Öksürdüğümüzde hatme çiçeği, elma kabuğu, ıhlamur, karanfil, zencefil kaynatılarak içirilir, sırtımıza tentürdiyotlu şişe çekilirdi…
Böbrek taşı, idrar yaparken yanma ve ağrı olanlara, mısır püskülü, zeytin yaprağı, kiraz sapı kaynatılarak içirilirdi. Kadın hastalıklarında, ceviz yaprağı kaynatılır, içine bazı otlar konulur, ılıklaştırılan su leğene dökülürdü… Otların bulunduğu bu suya oturtulurdu kadınlar. Bazen yarım bazen bir saat… Duyduğumda çok şaşırırdım… Neden hekime gitmezlerdi de bu saçmalıkları yaparlardı… Boğaz ağrısında, zencefilli, tarçınlı salep içirilirdi… Saçı dökülenler, kaynatılmış zeytin yaprağı ile yıkardı başlarını… Defne yağı ile yağlarlardı saçlarını. Örnekler saymakla bitmez bu konuda…


Doğudan batıya güneyden kuzeye Anadolu topraklarımızı çocuk ve toplum hekimi olarak dolaştım durdum hizmet ve eğitim vermek için… Onlara öğrettiklerimden çok onlardan bilgi edindim, kitaplarda yazılmayan. Bunlar arasında bitki kullanımının yanlışları da çoktu. Onlara doğruları anlatmaya çalıştım. Onların doğrularını da defterlerime yazdım.  Bu arada, en doğru bilgiyi, Ayvalık ve yöresinden beni davet eden dostlarımdan öğrendim. Bandırma, Balıkesir yöresinde gençlere “ sigara-alkol- madde ve yanlış davranış” konferansları verirken, çok şey öğrendim yöre halkından… Bildiğimiz zeytin ve zeytinyağını kullananların sağlıklı ve uzun yaşadığını gözlerimle gördüm. Otları bilinçli kullanıyorlardı… Kaynatmıyorlardı. 10–15 dakika demleme yetiyordu sağlık için. Çayı da 15 dakika demleyerek içiyorlardı… Çiğ yeniliyordu otlar… Salata yapılıyordu…. O bilgilerime yenilerini ekledim ve paylaştım konuşmalarım sırasında, dost sofralarda. Anadolu’nun arif insanlarının bitki kültürüne hayran kaldım. Buna Orta Asyalı Türk Ata soyumun insanlarının bilgisi de eklendi bu konudaki bilgilerime. Sağlıklı kalalım, her gün yeni ve doğru bilgilerle uzun ve sağlıklı yaşamayı, genç kalmayı başarabiliriz. Denemeye değer…





KADININ YAZGISI DEĞİL BU

                 
   
       
        Her yıl Ulusal Bayramlarımızı, Dünya Kadınlar Günümüzü kutluyoruz… Atamızın bu evrende noktalanan yaşam gününü, 10 Kasım tarihini hiç ama hiç unutmuyoruz… Ulusal Birliğimizin üzerinde oynanan oyunlar, içinde bulunduğumuz zor koşullar karşısında çaresizliğimize kahrediyoruz... İçimizi yakıyor bütün bu  olup bitenle, yaşadıklarımız… Duygularımızı kalemimiz ile paylaşarak bir çıkış yolu arıyor, geçmişe açık bir pencereden bakarak gerçekleri, inandıklarımı kâğıtlarla paylaşıyoruz… Öyle çok ki yazmak istediklerimiz… Önümüzdeki yaşam sürecimizin  yetmeyeceğini de biliyoruz…

       New York’ ta, Amerika Birleşik Devletlerinin en kalabalık, adı her yerde anılan en büyük kentlerinden birinde, bir dünya kentindeyiz… Çok sayıda tekstil fabrikasında binlerce yoksul kadın çalışıyor bu kentte. Yoksul mahallelerde yoksullukları ile başa çıkmaya çalışan bu kadınların hiçbir sosyal güvenceleri yok… Günde en az 15 saat çalışıyorlar... Çalıştıkları iş yerlerinin koşulları çok yetersiz ve de sağlıksız... Köleler gibi çalışmalarına karşın çok düşük ücret alıyorlar… Erkek işçilerin de çalışma koşulları ve ortamları kadınlardan farklı değil. Ancak kadınlara göre iki kat fazla ücret alıyorlar… Bu durum yalnızca Amerika’da, New York kentinde görülmüyor... Avrupa ülkelerinden özellikle İngiltere ve Fransa’da da kadınlar sömürülüyor benzer yöntemlerle...

      Tarih 8 Mart 1857... İnsanca yaşama hakkını almaya karar vermiş olan 40 bini aşkın dokuma işçisi kadın sözü edilen haksızlığa “dur diyebilmek, seslerini duyurabilmek için sokaklara çıktılar… Belki de; yalnız kendileri için değil, evrenin var oluşundan bu yana, yaşama şansı bir anlamda elinden alınmış, değeri bilinememiş, emeğinin karşılığını alamamış hemcinsleri için başkaldırdılar… Belki de; yalnız kendileri için değil, horlanmış, itilip kakılmış, yeteneğini bir türlü kanıtlayamamış, eğitimden yoksun, kimliği olmayan,  aşkına- sevgisine sahip çıkmak için haksızlığa baş kaldırmış, kumalığı kabul etmeyen kadınların hakları ve özgürlükleri adına da sokaktalar... Cinsel istismara uğramış, töre cinayetine kurban gitmiş kadınlar adına sokaktalar… Anadolu insanımızın söylediği gibi erkeklere ; “ yetti artık, inceldiği yerden kopsun, ne haliniz varsa görün” demek için sokaktalar… Yalnız kendileri için değil / geçmiş için değil / o gün için değil / gelecekteki kadınlar ve kucaklarına alıp sevemedikleri çocukları için / benzer kaderi paylaşacak olan torunları için sokaktalar... Tek sözcükle; “ zengin- fakir, genç- yaşlı, sağlıklı ve hastalıklı-engelli tüm kadınların hakkını aramak için, çocuklarının geleceği için” sokaktalar… “Eşit işe eşit ücret, iş yerlerinde, günde 8–10 saatten fazla çalışmamak, erkekle eşit haklara sahip olmak”  için sokaktalar… Eylem sırasında kadınlar dövülüyor, hırpalanıyor, yerlerde sürükleniyor… İş yerlerinde çıkan yangında pek çok kadın yanarak, dumandan boğularak yaşamlarını yitiriyorlar…
Üstüne üslük, son anda ölümden dönen kadınlar tutuklanarak ceza evine yollanıyorlar... İş yeri koşulları sağlıksız olduğu için sokaklara dökülen kadınların alın yazıları değişmiyor… Bu kez de ceza evlerinin korkunç koşullarına ister istemez katlanıyorlar… Günümüzde de böyle olmuyor mu? Kadın ya da erkek farkı gözetmeden, hakkını arayan herkes, benzer olaylarla karşı karşıya gelmiyor mu?

        Amerika Birleşik Devletlerinde, genç bir çocuk hekimi olarak, ikinci uzmanlık eğitimimi( toplum Hekimliği) aldığım Kentucky-Lexington üniversitesinde, kız öğrencilerini polis, hem de üniversitenin bahçesinde saçlarından tutarak yerlerde sürüklemişti… Öğrencilerin direnişlerinin tek nedeni, sınav tarihinin değişmesi ile ilgili idi... Masum bir eyleme katılmışlardı öğrenciler ve de haklıydılar haklarını arama konusunda… O günlerde, çok şaşırmıştım bu görüntü karşısında. Bu gün olsa hiç şaşırmaz, doğal karşılardım demokratik olmayan bu davranışı… Uygar Demokratik Çağdaş Amerika Yönetiminin maskesiz-gerçek yüzünü görebiliyorum şimdiki ben olarak, üçüncü gözümle de…

         New York, 8 Mart 1908… 51 yıl sonra, işçi kadınlar değişmeyen iş ve yaşam koşullarının iyileştirilmesinin yanı sıra, oy kullanma, seçme ve de seçilme hakkı için eylem yapıyorlar... Yalnızca zengin erkeklere tanınan bu haklardan, eşit olarak herkesin yararlanmasının gerekliliğini savunuyorlar… Diğer bir deyişle kadınlar, yönetime katılma, yöneteni seçme hakkı için sokaktalar… İşçi kadınları sokağa döken haksızlıklar anlatılmakla, yazılmakla bitmiyor… Taş plaklardan, Safiye Ayla’nın sesinden dinlediğim, Türk musikisinin beğenilen bir şarkısının sözlerini anımsıyorum; “ Söylemek istesem gönüldekini dilime dolanan ıstırap olur /  yazsaydım derdimin ben bir tekini / ciltlere sığmayan bir kitap olur.” Duygularımız ciltlere sığmayan kitap yazdırıyorsa, yıllardır biz kadınlara yapılan haksızlıkları nerelere sığdırabilirdik acaba? Kanımca, gizemini çözemediğimiz göklere bile sığmayacak boyutlarda idi kadınlarımızın sorunları… O günün koşullarında, haklı olduğu kabul edilen başkaldırı, bugün için de geçerliliğini koruyor… Aslında, değişen çok bir şey yok ne evrende ne de ülkemizde… Kadınlar hala sömürülüyor, tecavüze uğruyorlar… Erkekler aklanıyor, kadınlar suçlanıyor, öldürülüyor… Bedenlerinde ve kucaklarında taşıdıkları bebeleri ile birlikte yok ediliyorlar… Evet, satılıyorlar, töre ve aşk cinayetlerine kurban gidiyorlar, emeklerinin karşılığını asla alamıyorlar… Sırtından sopa, karınlarından bebe eksik olmuyor... Üstlerine kuma getiriliyor, duygularına ihanet ediliyor. Ulusal dillerini öğrenemiyorlar okuyup yazamıyorlar… Mesleklerini, işlerini, eşlerini kendileri seçemiyor… Mustafa Kemal ATATÜRK ‘ün, Atamızın Bırakıtı(emaneti), Türkiye Cumhuriyeti Yasalarının onlara verdiği haklardan ve özgürlüklerden göz göre, göre yararlanamıyorlar... Erkeğe köle ediliyorlar bir anlamda… 10 yaşında, ufacık bir çocukken bile satılıyorlar babaları, dedeleri yaşındakilere…
         Kaçıyorlar kabullenemedikleri yaşamlarından, bir bilinmeyene koşuyorlar, koşuyorlar… Taşı toprağı altın olan büyük kentlere sığınıyorlar… Oralarda istemeseler, direnseler bile, bedenlerini satarak, içki ve maddelerle tanışarak, yaşamaya mahkûm ediliyorlar… Bırakın kimliklerine sahip çıkmalarını, bedenleri bile tutsak oluyor yanlış düşüncelere, davranışlara ve yaşamlara… Bir bakıyorsunuz, saçlarının bir telinin bile görülmesine izin verilmiyor… Güneşi göremiyor burka ile örtülü masum bakışlı rengi belirsiz gözleri… Gülmeyi öğrenemiyor dudaklar, sevgiye kucak açamıyor kollar… Yürek bumburuşuk duygularla donatılmış… Yaşamın ne anlamı ne değeri yok onlar için... Bazen kalın bir ipin ucunda, bazen coşkun akan bir ırmağın buz gibi soğuk sularında, bazen bir helâ köşesinde dindirmeye çalışıyorlar acılarını, bir bilinmeyene doğru çıktıkları erken ve çok zor bir yolculu yeğliyorlar... “Öldü de kurtuldu” diyor yakınları nedenini bilmedikleri bu yok oluş için… Onları, dokuz ay karnında taşımış, sütüyle beslemiş, hasta olduğunda başında beklemiş anaları bile sarılıyor o uğursuz sözcüklere... Ağıtlar yakılıyor, dinlere özgü törenler yapılıyor, törelere özgü gömütler hazırlanıyor... Yaşama doyamamış gövdesi yakılıyor, külleri dağ yamaçlarına, sulara serpiliyor, toprağın görünen yüzüne hece tahtası dikiliyor, yeşile boyalı, al lale işlenmiş… Bu bir kaçış aslında, dünya insanının kendinden bilinçsizce kaçışı bu…Vicdanları susuz, sabunsuz temizleme yöntemi bir anlamda. Dünyanın her yerinde bu böyle denilerek noktalanıyor olup bitenler…     

         Yıl 1910… Danimarka-Kopenhag’da, “Uluslararası Kadın Konferansı toplantısında, tüm dünya kadınlarını ilgilendiren, çok ama çok önemli bir karar alınıyor…8 Mart ; “Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kabul ediliyor…  Amerika Birleşik Devletlerinde, 1857 yılında,  bir grup kadının ölümüne baş kaldırışının üstünden 53 yıl geçmiş ve biz yeni uyanıyoruz… Bunu izleyen yıllarda kadınların hakları ve özgürlükleri ile ilgili çok sayıda toplantı yapılıyor, kararlar alınıyor. Sonra; “ neler oluyor, neler değişiyor?” soruları geliyor yeni bir yüz yılda da akıllara… Yeni bir yüz yılda, teknolojinin alıp başını gittiği bir yüzyılda yalnızca bir avuç kadın haklarını ve özgürlüklerini koruyabiliyor… Yine bir avuç kadın, güçlüklere göğüs gererek, çağdaş eğitim alabiliyor ve doruklara çıkabiliyor, kırmızı erk koltuklarına oturabiliyor… Çevresindekilerle ilişkilerini dengeli bir biçimde koruyabildikleri ve yanlış yapmadıkları sürece de dorukta kalmayı başarabiliyorlar. Hepsi bu kadar işte, yalnızca bir avuç kadın… Dünyada da böyle Ülkemizde de böyle. Oysa dünya’da yaklaşık üç milyar kadın, Türkiye’de yaklaşık beş milyon kadın değişmeyen alın yazıları ile yazık ki varlıklarını sürdüremeden yoklukları ile baş başa zorlu bir yaşamın savaşını vermeyi sürdürüyorlar…

         Yaşanılan Evrende, kadınların 1857 yılında,  Amerika’ da, kayıtlara geçen ilk başkaldırısından Yüz elli yedi yıl sonra, kadınlara değer vermeyen suçlulara sesleniyorum; “Suçlu kalk ayağa” diyerek…  Sesimin, kendimden başlayarak evrendeki tüm insanların duymasını istiyorum… Güneşli, ay-yıldızlı, mavi beyaz bulutlarla kaplı göklerde çınlamasını istiyorum… Yazık ki; ayağa kalkma cesaretini gösterebilen hiç kimseyi ama hiç kimseyi göremiyorum… Ben bile kalkamıyorum… Mustafa Kemal Atatürk’ün / Atamızın, ülkemizin kadınları için söylediği, unutulmaz sözlerini anımsıyorum…
Kucağında yavrusuyla, yağmur demeyip, sıcak demeyip /Cephenin mühimmatını taşıyan hep onlar, o ilahi kadınlarımız olmuştur. Onun için hepsini / büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, analarımızı, şükran ve minnetle ebediyen taziz takdis edelim.”                                                                                                   

İçim acıyor… Utanıyorum… Çok ama çok utanıyorum… Göz pınarlarımdaki yaşları içime akıtarak ağlıyor, ağlıyorum… 

29 Mayıs 2014 Perşembe

SİNOP KALESİ

Yıldız Tümerdem
Aldırma Gönül



Taş Duvarlar
Anılar ülkesinden yorgun döndüm dün gece
Sevgiyle tutuşmuştu mavi denizli ufuk
Özlem çiçeklerinden bir demet sundun yine
Kokusu belleğimde rengi boş yüreğimde

Bir anda doluverdim genç yazgılı günlerle
Bir çift göz gülümsedi eskisi gibi yine
Gerçekleri saklayan bir kapı aralandı
Ne sen vardın içerde ne de soluk bir gölge
Hayaller kaybolmuştu, düşler çırpınıyordu
Umut taş duvarlarda ağlıyordu sessizce…


Bu dizelerin öyküsünde tarihsel kaleler var… Önde geleni de Sinop Kalesi... Sinoplu asker bir dedenin ve babanın kızı olarak, bu kalenin öyküleri ile büyüdüm. Buradaki Taş Duvarlar başka taş duvarlara benzemez. Bu taş duvarlar, mitolojik denizkızlarının ve hırçın dalgaların sesleri ile hüzünlü aşk şarkıları söyler, gurbet türkülerine eşlik ederler. “Dışarıda deli dalgalar/ gelip duvarları yalar… Beni bu sesler oyalar / aldırma gönül aldırma…” sözleri ile gönlüne aldırma diyen Sabahattin Ali’nin kanatlanmış ruhu ile konuştuğum o günlerde yazmıştım bunları çizgili defterlerime… Oralardayım şimdi… Ağır adımların gölgelediği akşamlarda, mutsuz bir anahtar ile açılıp kapanıyor demir kapı, paslanmış yüzünde derin çizgiler var. Kapıda bir avuç aydının işim listesi. Hala silinmemiş. Yazıldığı günlerdeki gibi taze, kurumamış siyah boya. İsimli ve isimsiz pek çok insan, bu zindanlarda yaşadılar, küf kokulu, nemli, farelerin üzerlerinde cirit attığı, ottan yer yataklarında yattılar, onları mahkûm edenler sıcak döşeklerinde uyurken. Uyuyabildilerse eğer… Bu aydınların suçları, vatanlarına ihanet edenlere / topraklarına, Ulusal birlikteliklerine göz dikenlere kalemleri ile açtıkları çağdaş ve barışçıl savaştı. Silah ve kurşun yoktu,  kan ve gözyaşı yoktu, sömürü ve ihanet yoktu bu savaşta. Öyleyse nedendi bu acımasız kararların ölümcül tutsaklığı? “ Kurşun ata-ata biter/ mahpus yata- yata biter / Aldırma gönül aldırma” Sorular her zamanki gibi yanıtsızdı / öyle de kalacaktı besbelli, yıllar yılı. Duvarlardan sarkan mor çiçekli sümbüllerin döktükleri tuzlu ve kanlı gözyaşı ile filizlenmiş dalları, o günleri anlatırcasına kurumuştu. Dut ağacı her aydının ardından ağıt yakmıştı besbelli. Gövdesinde katılaşmış koyu kırmızı yumrular ve kavruk kovuklar geçmişin acımasız izlerini saklıyordu. Bana o günleri anlattı yaşlanmış koca çınar titreyen sesi ile… Eskimiş taşlı yollarda ayak izleri ve taş duvarlarda gizemli öyküleri yaşıyordu, çelikleşmiş ilkelerinden asla ödün vermeyen gerçek aydınlarımızın… Bu yazı burada bitmeyecekti, sürüp gidecekti, Sinop kalesinin duvarlarını deli dalgalar dövdükçe, bıkıp usanmadan... Dışarıda deli dalgalar var. Gelip duvarları yalıyorlar. Bizi de yaşanmamış bu sevdalar oyalıyor… Aldırma gönlüm diyoruz, aldırma… Aldırma… Gönül aldırmasa bile beyinlerdeki ilkeli dalgalar peşini bırakmayacaktı yanlış adımlarla, yanlış yollarda yürüyenlerin… Tarih allını kullanmayanlar için tekrarları yaşatıyordu, bizlere besbelli…

23 Mayıs 2014 Cuma

ZEYTİN YAĞI MUCİZESİ

Yıldız Tümerdem*
Sağlıklı ve Uzun Yaşam
 Zeytin Yağı Mucizesi



İnsan sağlığında ve beslenmesinde çok önemli hatta mucizevî yeri olan zeytinyağı üretiminde Türkiye, dünyada dördüncü, zeytin üretiminde de ikinci sıradadır. Kişi başına tüketim ise 1 kilogramdır. Komşumuz Yunanistan’ da; Kişi başına / 20kg, İtalya’da, İspanya ve Tunus’ da 10 kg’dir. Obesite( şişmanlık) denilen yeni yüz yılın kasırga gibi rüzgârını Fast-Food ve patates kızartmaları, cips ve margarinlerle dünyaya yayan ABD’de bu değerin kişi başına 450 gram olarak yerlerde sürünmesi, gençlik yıllarında o ülkede, çok değerli hocalardan eğitim almış bir hekim olarak benim için beklenen bir sonuç… Eminim, eğitim aldığım hocalarım da yaşasalardı, bu değerleri Ülkeleri için bu düşük değer için üzüntü duyarlardı…

Zeytinyağı; tekli doymamış yağ asidi içermektedir. Genelde, kandaki Kolesterol, Lipid-Trigliserit değerlerini yükseltmez. LDL ve VLDL(kötü ve çok kötü huylu kolesterol) değerlerini düşürür. HDL(iyi huylu kolesterol) değerini yükseltir( erkekte 40 mg. kadında 50 mg. üstü normal). Zeytinyağı vücudumuzdaki ana damarlarımızda ve kılcal damarlarımızda tıkanmayı ve de kireçlenmeyi önlemektedir. Kandaki Kolesterol-Lipit parçacıklarının ve taneciklerinin oluşmasının önüne geçer. Kan viskozitesinin (yoğunluğu) artışı görülmez. Böylece, vücuttaki kan dolaşımının bozukluğundan kaynaklanan başta Kalp ve Damar Hastalıkları olmak üzere, çok sayıda hastalık ve bozukluk görülmeyecektir. Örneğin; hipertansiyon, akciğer yetmezliği, mide, bağırsak hastalıkları, nörolojik hastalıklar ve fizik tedavi hastalıklarının görülme riski de azalacaktır...


Vücudumuzun sağlığı için ana öğelerimiz arasında vitamin ve mineraller, bağışıklık sistemimizi güçlendirerek, vücut direncinin dengesini sağlarlar. Bizi dış etkenlere karşı korurlar. Hücrelerimizdeki DNA’ların kansere yol açabilecek değişimini önlerler. Bir diğer değişle Antioksidan etkiye sahiptirler. Vitamin ve mineraller çoğunlukla çiğ tüketilen taze sebze, meyve ve salatalarda bulunur. Yiyeceklerle vücuda alınan en önemli vitaminlerden A, D, E, K vitaminleri yağda erirler. Bu vitaminlerin bağırsaktan emilebilmesi ve kan dolaşımına katılabilmesi için yağlara, özellikle de zeytinyağına gereksinim vardır. Zeytinyağı, safra taşları oluşumunu da önlemektedir. Zeytinyağı anne sütü gibi değerlidir. Büyüme ve gelişme evresindeki çocuklarımız ve gençlerimiz için çok değerli bir besin maddesidir. 

Sıkma ve Sızma Zeytinyağını kızartmalarda kullanmak sakıncalıdır. Kızartma sırasında, dumanlanma noktası düşük olduğundan, soluğumuzu zorlayan duman ve istenmeyen bir kokuya neden olmaktadır. Bunun yanı sıra, kızartma sırasında besin öğeleri içinde bulunan sağlığa zararlı kimyasal maddeler de ortaya çıkmaktadır. Bu maddelerin başında Akrilamitler gelmektedir. Cips ve patates kızartmalarında çok miktarda oluşarak kansere neden olduğu bilimsel olarak da kanıtlanmıştır. Günümüzde rafine edilerek üretilen, dumanlanma noktası yüksek olan zeytinyağları kızartmalarda, aşırıya kaçmadan kullanılmalıdır…

Sonuç olarak; Ortalama ömrü 50- 80 yıl olan Anadolu’muzun değerli kutsal zeytin ağacının ürünü zeytinlerimiz ve onlardan elde edilen zeytinyağı, sağlıklı ve uzun yaşamın ana öğelerinden biridir. Hepimize Anadolu topraklarımızın sağlıklı yaşam simgesi olan kutsal zeytin ağacımız gibi uzun-sağlıklı ve de mutlu bir yaşam dilemeliyiz…
                           
*Prof. Dr. Çocuk ve Toplum Hekimi Uzmanı

                           

18 Nisan 2014 Cuma

MANASTIRIN "BAHE"SİYLE BİR ANIM.

Mardin’e gittiğimde, Süryani Deyrul Zafaran Manastırına annesinin bıraktığı Bahe lakaplı Cercis Kaptan’ın  resmini hatıra olsun diye çekmiştim.  
Arkasındaki ağaçtaki kuş kafesi ve hastalığının adının kuş hastalığı olması manidardı.
 01/Nisan/2014 tarihli Hürriyet gazetesinde öldüğüyle ilgili haberini görünce arşivimi karıştırdım.

O tarihlerde kendisini tanıdığımda  Hallerman-Streiff sendromu teşhisi koymuştum. 

Kuşa benzer yüz görünümü olan bir hastalık Hallerman-Streiff.

Rastgele de resmini çektiğim yerin arkasındaki ağaçtaki kuş kafesi de bu teşhisle birlikte, kişinin hastalığıyla aynı şekliyle uyuşması pek bir manidar geldi.

Bu resimdeki anı ile birlikte size Hallerman-Streiff sendromunu kısaca açıklayayım. (HSS) ilk kez 1948 yılında Hallerman ve 1950 yılında Streiff tarafından tanımlanmış  mandibulo-fasiyal anomalileri içeren bir sendromdur.  Ailesel olgularla  ortaya çıkmaktadır. Sendromun karakteristik klinik özellikleri; kuşa benzer yüz görünümü, mandibula ve maksilla hipoplazisi, büyüme ve gelişme geriliği, bilateral mikroftalmi, konjenital katarakt, diş anomalileri, deri atrofisi ve hipotrikozisdir ,Olgular, genellikle tekrarlayan solunum yolları enfeksiyonu, uyku  apne sendromu ve solunum arresti nedeni ile eksitus olmaktadırlar.

Kendisini tanıdığımda Yıl 1998 yılıydı. Mardin Kilisesinde bir hatıra olarak resmini almıştım. Tanıyı da koymuştum.

Yıllar sonra resmini gazetede görünce, 76 yaşında kalp yetmezliğinden vefat eden bu kişiyi anılarımla rahmetle andım. Süryaniler başta olmak üzere Mardin'de büyük üzüntü yaratmış Bahe'nin ölümü. Mardinli yönetmen Haydar Demirbaş'ta bahçıvanlık yapan Bahe'nin yaşamını anlatan "Misafir" adlı belgeselle anlatmış. 

Güzel bir anı, değişik bir hastalık tanısı.. 


14 Nisan 2014 Pazartesi

İÇİNDEN ÇIKILAMAYAN İKİLEMDİR YAŞAM

Yıldız Tümerdem
İçinden Çıkılamayan
İkilemdir Yaşam

Ben mi değiştim yoksa çevremdekiler mi?  Evren mi başkalaştı yoksa bana mı öyle geliyor? Yaşam; “İçinden çıkılamayan bir ikilem” diye düşünüyorum, özellikle de son yıllarda… Besbelli, yepyeni ve değişik konuları işleyen kitapları okumak pek yaramadı bana… Beynim ; “üçüncü gözün ile görmelisin artık ” diyerek emirler yağdırıyor, ardı ardına... Oysa yıllar yılı, üçüncü bir gözümün olduğunu bile bilmiyordum…  Bu nedenle de yaşama, herkes gibi iki gözümle bakıyordum… Başkaları gibi, gözlerimi kapattığım da oluyordu arada sırada... Keşke öyle kalsaydım / kalabilseydim… Ama olmuyor, olmuyor işte… Öylesine değişti ki çevrem ve çevremdekiler, tanıyamıyorum çoğunu… Kendime sorduğum; “Burası orası mıydı, bunlar onlar mıydı?”sorusunun yanı sıra; “Hani çocukluklarında okuma yazma öğrettiğim, bir baltaya sap olmaları, öz güvenlerini kazanmaları için zaman harcadığım,  perişan olmamaları için başlarını sokacak bir evleri olsun diye çırpındığım, bilgimi onlarla karşılık beklemeden paylaştığım, yetiştirdiğim, bilimsel toplantılarda konuşmayı - yazı yazmayı öğrettiklerim. Önümde el pençe duranlar, çantamı taşımak istediklerinde geri çevirdiklerim. Katıldıkları bilimsel toplantılarda nasıl davranacaklarını, ne giyip giyemeyeceklerini, dans etmeyi, şarkı söylemeyi bile benden öğrenenler. Eş seçmelerine destek olduğum, nikâhlarında şahitlik yaptığım, yüzüklerini taktıklarım. Hastalandıklarında, yakınlarını kaybettiklerinde yalnız bırakmadığım, iyi günlerinde de kötü günlerinde de yanlarında olduklarım…” sorularının yanıtını da kendim veriyorum, her zamanki gibi zorlanmadan… Anadolu’nun arif insanları boşuna dememiş; “ insanoğlu çiğ süt emmiş, nankörlüğü bundandır” diye…“Bu güne kadar, bu ve benzer soruları kendilerine sorup, yanıtlarını kendileri verenler olmuş mudur acaba benim gibi?” diye düşünmeden edemiyorum…

İşte böyle! Yaşadığım evrende, çıkarların kol gezdiğini gördüğümde kahrolmamak olası değil… Durup, bir salise bile düşünmek insanı mutsuz etmeye yetiyor da artıyor bile… Önemli olan ruh sağlığımızı bozmadan yaşamayı yakalayabilmek... Doğayı bile çıkarlarının kurbanı etti insanoğlu… Buzulları erittik, dereleri ve gölleri kuruttuk, kar yağmıyor artık kış günlerinde, yazın sıcağı kor ateş olup yakıyor, yok ediyor özgür doğadaki yeşilimizi. Tarlalara, bağlara, bahçelere çok katlı binalar diktik… Ormanları yaktık, hayvanları postları için vurduk… Ava gidip avlandı ama akıllanmadık. Tertemiz, yemyeşil, bembeyaz dumanlı dağlarda, kömür kokulu bacaları tüttürdük… Dereler, nehirler mavi akmıyor artık. Mavi denizler, şiirsel göller boz bulanık. Göç kuşlarının sulakları işgal altında... Bacalarda leylekler yok… Ailelerini geçindirmeye çalışan analar, babalar ve okumaya çalışırken ailelerini de geçindirmeyi ilke edinmiş gençlerimiz, okul çocuklarımız gibi beyaz kanatlı martılarımız da, sokak aralarında çöp tenekelerinden çöp toplayarak yaşama tutunmaya çalışıyorlar… Teneke kutular, naylon torbalar, sigara paketleri, çekirdek kabukları ile birlikte yaşamaya zorlanan, geleceği ışıksız erkek çocuklarımız, gençlerimiz… Bazı sokakların aralarında, kız çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlı nenelerimiz, dedelerimiz de çöp toplayarak yaşamda kalma çabasındalar… Çöpten buldukları ile karınlarını doyururken, zehirlenenleri öğreniyoruz, Medya dediğimiz, televizyon, gazete ve radyolarımızdan…

Öylesine çok ki evreni ve evrendekileri yok edecek, mutsuz edecek örnekler… Bir yanda yoksulluk, diğer yanda aşırı savurganlığın örnekleri… Gök delenler,  koskocaman arabalar, yatlar, gemiler, uçaklar, katlar, çiftlikler… Dünyayı gezip dolaşma… En pahalısından giyim- kuşam-yaşam… Bütün bunları edinmiş olanlar de bizler / kıt kanaat geçinenler / yoksullar gibi insan olarak doğmamışlar mı?

 İyi ki kitaplarım, defterim ve kalemim var böyle günlerimde karşılık beklemeden yardımıma koşan. Onlarla dertleşebiliyorum, yalnız onlar anlıyorlar beni. Haksızlık etmeyeyim, bir de, masamın başında çalışırken penceremin önünden kanat çırparak uçan dost martılar var… Penceremin önündeki ekmek parçaları, buğday taneleri tanıştırmıştı bizi İstanbul’a geldiğim o ilk günlerde… Bu arada; onlarca yıllık dört mevsimi paylaştığım eşim, çocuklarım ve onların aileleri, seçtiğim dostlarım, aydın-bilgili, deneyimli, yetenekli arkadaşlarımla paylaştığım dingin ve mutlu yaşamımı, düş evrenimden soyutlayarak yaşadığımı da vurgulamak isterim, gerçekleri göz ardı etmeden, benim olan gerçek evrenimde… Kanımca, gerçekler ve imgeler; yaşamın sonsuz olmadığını bilen, doğru davranışları ve seçimleri ile her yaşta ve konumda,  sevgi dolu saygın yaşamlarını elleri arasında sımsıkı tutabilenleri mutlu edebilen üçlüdür, diğer bir söylemle de kutsal birlikteliktir…
Günlüğümün sayfaları arasından seçtiklerim- 6 Haziran 1995


11 Nisan 2014 Cuma

ŞİİRLERİMLE YAŞIYORUM

Gelecek avuçlarımda olmalı
gülüyorsun
mutlusun
gelecek için güvendesin
demektir…
işte benim istediğim de bu çocuk
ağlıyorsan.
sesini duyabiliyorsun
başın dimdikse eğer
güçlüsün demektir.
işte benim istediğim de bu çocuk..
susuyorsan
boynun bükükse
açsan susuzsan
geleceğin ışıksız
demektir..
işte beni kahreden
ağlatan
isyan ettiren de bu çocuk..
böyle olmamalısın
geleceğin
avuçlarının içinde olmalı
sımsıkı tutmalısın
kaybetmemelisin.

25 Mayıs 1998 Pazartesi Milliyet
 (Atilla Özsever'in Emek ve İnsan isimli köşesinde yayınlanmıştır.)
**************************************************************


GENÇLERE ÖĞÜT
Gençlik sevdalarımızı düşlerde yaşayalım
Yitimsiz anılarımızı yürekte saklayalım
Mutlu bir gelecek için yaşama ışık saçalım, 
Düne el sallayalım, bugüne sahip çıkalım.
Prof.Dr. Yıldız Tümerdem

***********************************************************



BİR MASALDIK
Sen hüzünlü sonbahar, bense hep ilkbahardım.
Kurumuş yaprak gibi savrulurdun rüzgarda.
Bense gül kokuluydum, rengarenk aşk çiçeğin
Uzatınca elini kanatırdı dikenim.

Sen yaz güneşiydin, bense gökteki yıldız.
Ne sen beni görürdün, ne de gündüz ben seni
Doğa aşkı gizlerdi, dolunaysa sevgiyi

Bir masaldık gizemli, dillerde dolaşmadık.
Kimseler bilemedi, hep düşlerde yaşadık.
Prof.Dr. Yıldız Tümerdem

9 Nisan 2014 Çarşamba

ALBÜM SAYFALARINDAN, SANAL ORTAMDA GEÇEN ANILARIM

Prof.Dr. Yıldız Tümerdem Cebeci Ortaokulundayken (Yıldız Sinoplu)
Ortaöğrenimini tamamladığı Cebeci Orta Okulunda, Türkçe öğretmeni Düriye KÖPRÜLÜ onu yüreklendirmiş yazı yazma konusunda. Ankara Kız Lisesindeki Edebiyat Öğretmeni Fazıla KANAT, Edebiyat öğrenimi yapmasını önermiş. Onun düşlerinde Hekim olmak varmış ve öyle de olmuş. Ama yazılarıyla okurlarına her zaman ulaşmayı başarmış.


     Ben yaşadım

Yılları ben yaşadım
Hesabını sorma hiç
Vermem gönül bilesin

İlkeliydim gençlikte
Şimdi de değişmedim

Yıpranan sevgileri
Saklama yüreğinde
Sil tümünü beyninden
Anılara koyma hiç.
Günlük-  Eylül 1997-Bakü-Pediatri Kongresi


ANADOLU'DA GÖREV ESNASINDA HABERSİZ ÇEKİLEN FOTOĞRAF

Bu fotoğrafın anekdotu: Anı gezisi fotoğrafı. Karsın ANi kasabasında, ipek yolu üstünde . Yıllar önce Kars ilinde komutan olan, bir kurmay albay ile tanışmıştım bir konferansta. konuk etmişti Belediye veÜniversite. Sağlık taraması da yapmıştım. O komutanın vefatını  gazetede gördüğümde çok üzüldüm. Hocam : burasının  gerçek adı ANI . Ani değil. Saka türkleri yapmış bu kaleyi.Girişteki gamalı haç da Orta Asyalıların simgesi. Hitler örnek almış. Kendisi düşünmemiş. 
Altındaki üçgen de musevilerin değil. orta asyalıların. Her ikisinin anlamı; özgürlük, güç, dürüstlük, başarı imiş. 
Gezerseniz /görürseniz /okursanız / paylaşırsanız mutlu yaşarsınız. 
Dünya Kadınlar Gününde.

İDİL'DE HALKA SAĞLIK TARAMASI YAPILIRKEN

ÖZEL BİR OKULDA ÖĞRENCİLERE SAĞLIK İLE İLGİLİ BİLGİ VERİRKEN

ANADOLU DA ÖĞRENCİLERİN SORUNLARINI DİNLERKEN

Resim yazısı ekle


ÖĞRENCİLERLE BİRLİKTE YERDE ONLARI  SAĞLIK TARAMASI YAPARKEN

ÖĞRENCİLERE DERS ANLATIRKEN
ÇAPA TIP FAKÜLTESİNDE GÖREVLİ İKEN








7 Nisan 2014 Pazartesi

YANSIMAYIM

YANSIMAYIM ŞİİRİME ÇOK GÜZEL UYAN BİR RESMİM.  GÖLETE VURAN SİLUETİM.


Yansımayım
atom çekirdeği
kromozom kolu
gen yapısı

gölgeyim
öğle saatlerinde
su damlaları bekleyen
toprağa







saman yoluyum
kıvrımları ışıklı
ışıksız kentlerde
gök kubbede konuk






gün ortasıyım
güneşi
sorgulamadan 
yaşayan






sayfayım
ucu tükenmeyen
kalemlere tanıdık
mürekkebi bitmeyen 
bir divit
tarihe saygılı

kitap sayfalarıyım
raflarda
tozlanmadan okunan
bilim kokulu




gizemliyim
kızıl derili şaman
Afrikalı büyücü
avuçlarımda doğa
dört mevsim




Anadolu'da bereketli toprak
başı dumanlı dağlarda 
ateş kartalı
kanatları güçlü
fırtınalı günlere inat



yansımayım dost gönüllere 
sevgi armağanlı
kimsenin görmediği
bir evrende
yansıyan



Yıldız Tümerdem(Sanat Yaprağı dergisinde yayınlanan şiiri)