Prof.Dr.Yıldız Tumerdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof.Dr.Yıldız Tumerdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Temmuz 2014 Perşembe

Mustafa Kemal Atatürk ve Türk Dili

Ana- Ata Toprak Dilimiz

Mustafa Kemal Atatürk ve Türk Dili

Yıldız Tümerdem

Türkçe Okuyabilmek-Yazabilmek-Konuşabilmek…“Kutsal ve vazgeçilmez üçlü” diyorum bu birlikteliğe. Dünde olduğu gibi, bu günde bu birlikteliğin ışığında çağdaş bilgilerle donanma özgürlüğümüzü, bu özgürlüğü bize armağan eden Büyük İnsan’ın topraklarımızda filizlenmesini, kökleri ile evrene yayılarak benzeri görülmemiş bir ulu çınara dönüşmesini, Büyük Gücün değerli bir armağanı olarak yorumluyor ve kabul ediyorum…

Anadolu topraklarında, Tek Bayrak altında yaşayan Türk Ulusunun her öğesi; doğmamış bebekten doksanlı yaşlara kadar kadın-erkek her bireyi Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün İlke-Devrimlerinin ışığında oluşturulan, tüm haklardan ayırımsız yararlanırlar. Özgürdürler ve evrenin hiçbir yerinde, hiçbir ülke ve toplulukta görülmemiş bir şansa sahiptirler… Erdemli insan da bütün bunların değerini bilendir…


Türkçe konuşarak başladık yaşama… ABECE- ALFABE ile birlikte yürüdük bizi aydınlığa yönlendiren okullarımızın yollarında… Minarelerimizden, müziğimizin güzel nameleri ile göklere uzanan Ezanlarımızı Türkçe dinledik ve iki elimizi açarak Türkçe dua ettik, bizi yaratan Büyük Güce-Tanrıya, kirlenmemiş-tertemiz yüreğimizle ve aydınlık beynimizle... Türkçe söyledik marşlarımızı… Yazılarımızda, dizelerimizde, şarkılarımızda, türkülerimizde, sazımızda-sözümüzde güzel ve duru Türkçe’mizin bahar çiçeklerinin yitimsiz kokuları vardı hep… Çevremizdekilerle Türkçe konuşarak anlaşıyorduk... Bu bizleri onurlandırıyor, mutlu ediyordu… Düşlerimiz ve imgelerimiz de Türkçe idi... Oralarda doğmasak-büyümesek-yaşamasak- görmemiş olsak bile, Dilimizin Ana-Ata topraklarını, Orta Asya doğasının özlemi ile doluyduk her zaman… Bir gün oraları görmek düşlerimizi süslüyordu…           

Cumhuriyetimizin kuruluşundan günümüze kadarki uzun yılları geride bıraktık… Ayırım gözetmeden, her gün yeniden yenicesine yaşamamız için, Vatan Toprağımızı, Ay-Yıldızlı Al Bayrağımızı, Kimliğimizi, Özgürlüğümüzü, Ana-Ata Toprağımızın Dili Türkçemizi bize emanet eden Mustafa Kemal Atatürk, 1928 yılında Kastamonu ilimizde kara tahtanın önünde, elinde beyaz tebeşirden dökülen ABECELİ harfli alfabemizi; “Güzel Dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim uyumlu ve zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir.” Sözleriyle tanıtmıştır tüm dünyaya…


 Türkçemizle ilgili görüşlerini 2 Eylül 1930 tarihinde; “Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk Dil, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil, şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” tümcelerini Türkçe olarak, el yazısı ve Gazi Mustafa Kemal imzası ile bizlere armağan eden Atamıza ve onu yalnız bırakmayan, başta İsmet İnönü olmak üzere, tüm çalışma arkadaşlarına çok ama çok şey borçlu olduğumuzu biliyoruz...


Atamızın, bu ve buna benzer çağdaş bırakıtlarını koruyan, onları kuşaktan kuşağa taşıma görevini onurla yerine getirmeye söz veren ve sözünü tutan çocukları ve gençlerini dikkatle izlediğine, onlarla gurur duyduğuna inanıyoruz... Kaç yaşında olurlarsa olsunlar, Atamızın ilke ve devrimleri ile yetişmiş Cumhuriyet Öğretmenlerimiz de, yetiştirdikleri çocuklarımız ve gençlerimizin, Ulusal Birliğimiz kadar, Ana-Ata Dilimizi koruyacakları konusunda inançlarını yitirmemeleri, onlar kadar bizleri de yüreklendirecektir… “Güzel ve aydınlık yarınlara” diyoruz, kıvançla, inançla, yitimsiz duygularla, tertemiz yürek ve de gerçek-doğru bilgilerle donanımlı beynimizle… …

30 Mayıs 2014 Cuma

DEĞİŞEN DUYGULAR

Değişen Duygular


Ne özü değişti kalemin 
             Ne sayfası koptu
Çizgili defterimin
               Belki ucu eskidi kalemimin
Belki rengi sarardı o defterin
                         Değişen duygulardı
Bir de dünde kalan yaşamım
               Sevgi hiç değişmedi
Hep anılarda kaldı

Solan kırmızı güldü
                 Dikeni kanatmayan
Değişen o yıllardı
                Düşlenen sevgilerdi
Hepsi dünümde kaldı
                         Hepsini yıllar aldı
Koyu renkler hep değişti
                          Geriye bembeyaz sayfalar kaldı.

                                                Yıldız Tümerdem


31 Mart 2014 Pazartesi

ANADOLU TOPRAKLARINDAN SELAM

Yıldız Tümerdem
Anadolu Topraklarından Selam

Görünce kıraç topraklarını Anadolu’mun  / yeşile sevdam alevleniyor
Susuz ırmakların yalnızlığında  / maviye özlemim artıyor
Sağlıksız çocukların /  tükenmiş anaların / yoksun babaların / çaresiz bakışlarında
Yokluğunu yaşıyorum hekimliğimin / varlığıma isyan ederek.

Yolunuz Güneydoğu Anadolu topraklarına düşmediyse düşsün derim. Gerçek dostlarım olan özgür doğa kuşları olan turnalar, leylekler, kartallar, şahinler, atmacalar ve doğanların yanı sıra, insanlarla iç içe yaşamayı öğrenmiş güvercinler, kargalar, kırlangıçlar uçuyor oralarda özgürce. Yol boyunca, madenlerin renklendirdiği sıra dağların oluşumunu düşünüyorsunuz, tırmanmak istiyorsunuz yalçın kayalıklara, dumanlı tepelere. Kervanların yerine dört tekerlekli araçlarla dolaşabiliyorsunuz, her yeri, köyleri, mezraları, kent merkezlerini, ören yerlerini. Nerede kalacağınızı sorgulamadan, eskilerde atlarımızı, katırlarınızı, eşeklerimizi bağladığımız, bu gün konuklarını ağırlayan, çağdaş görünümlü tarihi hanlarda bile konaklama şansını yakalayarak, bütçenizi zorlamadan yapabiliyorsunuz yolculuğunuzu, keyifle ve güvenle. Olağandışı güzelliklerle donanımlı Anadolu topraklarımızı tanıdıktan sonra neler kazanacağınızı bir bilseniz. Hayal bile edemezsiniz inanın, hayal bile.

Günlük gazetelerin bol taksitli ve albenili tanıtımlı, Uzak doğu, Afrika, Amerika Avrupa vb. gezilerini öneren ilanların peşine düşmeden önce, bir soluk durup düşünelim, bir kez daha. “Önce Anadolu topraklarımızı gezip görelim, Ülkemizi aydın yüreğimiz ve dingin beynimizle, tanıyalım” derim. Okullu yıllarımızda, coğrafya kitaplarından öğrendiğimiz dağlarımızı, ovalarımızı, ırmaklarımızı, kıraç topraklarımızı, tarih ve sosyoloji kitaplarından öğrendiğimiz kentlerimizi, köylerimizi, ören yerlerimizi, insanımızı, tek sözcükle, kendi gerçeklerimizi öğrenelim, yüzleşelim kendimizle, görerek öğrendiklerimizi paylaşalım çevremizle. Anadolu topraklarımızı gerçek aydınlar olarak tanıyalım. Yalnızca Güneydoğu Anadolu Bölgemizi değil, doğudan batıya, kuzeyden güneye, topraklarımızı karışlayarak dolaşalım. Üçüncü gözümüzle-gönül gözümüzle görelim bizim ayrılmaz parçamız olan tarihsel ve yaşamsal gerçeklerimizi. Sıcacık duygularla bize gülümseyen, yediden yetmişe, kadın erkek ayırımı gözetmeden, insanlarımızı tanıyalım, onlarla kucaklaşalım içtenlikle, sevgiyle ve de saygıyla.

 Ne dersiniz, denemeye değmez mi? Değer diyorum, bir uçtan ötekine ülkesini yıllardır hizmet vererek dolaşan, öğrettiğinden çok öğrenen, insanımızı, doğayı dört mevsim ile birlikte kucaklamış bir hekim olarak değer diyorum. İlk kez lise yıllarımda tanıştığım, son yıllarda altını çizerek, keyifle okuduğum, Evliya Çelebi Seyahatnamesi çok şey öğretti bana.  El büyüklüğünde, kitapların, sararmış devasa sayfaları arasında dolaşırken, sözlük kullanarak anlamaya çalıştığım neşeli tümceleri okurken, gündüz hayalleri kuruyor, anlatılan yerlerde dolaşarak, oraların insanları ile birlikte yaşayarak, eskitiyordum yıllarımı, yaşlanmadan. İlk gençlik yıllarımda, Evliya Çelebi, sonraki yıllarımda, Halikarnas balıkçısı olarak bilinen Cevat Şakir ve eserlerini soluksuz okuduğum Azra Erhat'ın yerinde olmayı imgelediğim İdollerim oldular. Anadolu’yu bir baştan ötekine dolaşmak, damdan dama atlayan kedilerin donduğu Erzurum karları ve soğuğu ile boğuşmak isterdim. Beyaz badanalı, iki katlı, kayrak taşlı Bodrum evlerinin süslediği yerlerde konaklamak isterdim. Teknelerle mavi dalgaların arasında, balık sürülerini selamlayarak, teknenin ardındaki beyaz köpüklere yansıyan güneşin ışıkları ile oluşan gök kuşağının büyülü renklerinde Tanrısal Aşkı yakalamak isterdim. Bütün bunları, onların gözleri ile görerek, onların kalpleri ile severek, bire bir yaşayarak, yazmak isterdim. Kendimle kaldığım saatlerde sorduğum soru şöyle olur; “yakalayabildin mi acaba imgelerindeki yaşamının bir anını bile?”. Sessiz bir gülümseme ile uzaklara takılı kalmış gözlerdeki gizemli ışıkta saklı kaldı bu sorumun yanıtı.

Günümüzde, Anadolu’muzu her yönü ile ele alarak anlatan çok sayıda değerli kitap var. Ancak, yalnızca okumak yeterli olmuyor, okurken imgelediğiniz o yerleri görmek, bir süre oralarda yaşamak da gerekiyor. Her zaman gizemlerini koruyan kutsal beldeleri, doğa harikalarını, yeni bir yüz yılda değişen yüzleri ile görmek, insanlarını tanımak istemez misiniz? Eskiyi yeni ile birlikte dolu, dolu keyifle yaşayarak, yaşamı yakalamak, kazanılabilinecek en güzel ödül kanımca. Yıllardır, bana sunulan bu ödülü elimden geldiğince değerlendiriyor, yaşadıklarımı, karınca kararınca, çala kalem yazıyorum. Yeniden o günlere, o günkü yaşımla ve konumumla, dönerek yaşamayı, Kırmızı Erk Koltuğuna oturmanın ötesinde, Tanrısal Ödül olarak niteliyorum. Anadolu’muzun Ariflerinin; “ çok gezenin çok okuyandan daha çok bildiğini “anlatan sözlerindeki gerçek göz ardı edilmemeli. İnsanı aydınlatan yapıtları okumak ve görülmesi gereken yerleri gezmek, yaşam felsefemiz olmalı. Böyle düşünerek yaşamak, yaşamı yakalamak,  bir şans kanımca. Denemelerini önerdiğim, gerçek dostlarıma; “ karar yine de sizlerin derim içtenlikle. Evet;
“Görünce kıraç topraklarını Anadolu’mun yeşile sevdam alevleniyor. Susuz ırmakların yalnızlığında, maviye özlemim artıyor. Sağlıksız çocukların,  tükenmiş anaların,   yoksun babaların çaresiz bakışlarında yokluğunu yaşıyorum hekimliğimin, varlığıma isyan ederek.

Başkaldırımı Hekimce noktalıyorum. Umutlarımı taptaze tutarak, Hipokrat’ın bizlere bırakıtı Mesleksel Andımıza yakışır çalışmalarımı, bıkıp usanmadan, aralıksız sürdürüyorum.

Günlük-gezi notları- ŞIRNAK- İdil- 26 Ağustos 1997


GÜL DALINDA GÜZEL

Yıldız Tümerdem
Gül Dalında Güzel


Edebiyat-Sanat-Kültür ile ilgili değişik ve de çok yararlı konuları ele alarak,  bazen neşeli bazen fırtınalı irdeleyen toplantıların birinde; “Şiirin öyküsü olmaz” denildiğinde çok ama çok şaşırmıştı, çocukluğundan beri şiire sevdalı bir hekim olarak. Okuma yazmayı öğrendiği günlerde başlamıştı arkadaşlarıyla birlikte şiir yazmaya, resim yapmaya, sporla uğraşmaya. Öğretmenleriydi onları sanata, spora yönlendiren. Gerçek Cumhuriyet öğretmenleri idi tümü de. Yıllar yılı değişmemişti bu çocukça tutkusu. Şair olmadığını düşünürdü her zaman. Yazmayı seven bir hekimdi yalnızca. ABECE ile tanıştığı günlerde başlamıştı günlük tutma, anı-öykü ve şiir yazma tutkusu. Günlük tutuyordu. Onun için özel olan, heyecan verici anılarını öyküleştiriyor, dizeleştiriyor, günlüğünün sayfalarına yerleştiriyordu. Sonra onları öğretmeleri ve arkadaşları ile paylaşıyordu, heyecanla, mutlulukla. Yazılarının ve şiirlerinin her zaman bir öyküsü olmuştu, çocukluk günlerinden başlayarak. Gerçek yaşamının rüzgârları ile gelen sözcükler süslerdi satırlarını. Yazdıklarına; “bunlar da şiir mi, o da şair mi?” diyenler çıkacaktı elbette. Başkalarına yapıldığı gibi, eleştirel bir yaklaşımla, alaylı bir davranışla karşılaşabilirdi.  Bunlar onu hiç mi hiç üzmezdi. Kırılmazdı bu ve benzer davranışlarda ve söylemlerde bulunanlara. Canını da sıkmaz, keyfini bozmazdı. “Keyfim yerinde bu gün sen bile bozamasın” der geçerdi, bu ve benzer söylemleri düşlediğinde...

Hekimdi, mesleksel uğraşlarının yanı sıra, sanatsal çalışmalarına da zaman ayırıyor, okumak kadar yazmaktan da mutlu oluyordu. Kendisi için, kendini mutlu etmek için yapıyordu bütün bunları. Yollarda yazıyordu, çoğu kez de yalnız kaldığında yazıyordu.. Gerçeklere düşlerini de katıyordu yazarken, resim yaparken olduğu gibi… Mesleksel yazıları ve çalışmaları gibi bu tür uğraşlar da mutlu ediyor, dingin ve genç tutuyordu onu. Şiirlerinin hep öyküsü oldu, yazılarının olduğu gibi… Şiirlerinde yaşamla imge, imge ile düş dosttu, sarmaş dolaştı. Her satırda duyguları, düşünceleri, sevdaları, aşkları, anıları, imgeleri, gerçek yaşamında yaşadıkları / yaşamadıkları, yaptıkları / yapamadıkları vardı. Tümceleri yaşamını anlatırdı, noktasından virgülüne kadar onun olan ve çevresi ile paylaştığı, çok sevdiği yaşamını. Günlüğünün bir köşesine; “Gülün ne özelliği kaldı, ne güzelliği  /Gül dalında güzeldi koparıldı  /Gül sevgiyle özeldi / Her gülene verildi / Ve de değeri bitti” sözcüklerini yerleştirdiği o günü hiç ama hiç unutamadı. “Gül Dalında Güzel” adını verdiği, her okuyuşunda gözleri uzaklara takılır, dudakları mutlulukla karışık bir özlemle gülümserdi.  Şiirinin, diğer dizelerinden farklı bir öyküsü vardı. Meslektaşları olan genç hekimlerin ve öğrencilerinin öyküsü gizliydi bu dizelerde. Tıp fakültesinde, öğrencisi olan iki kızı gibi tüm öğrencileri onun çocukları, dostları, meslek arkadaşları ve bilgisini severek paylaştığı geleceğinin gurur kaynağı oluyorlardı her zaman. Fakültelerde, pek çok eğitici öğrencilerinin isimlerini bilmek şöyle dursun, yüzlerini bile anımsamazlardı. Oysa topluma yönelik uzmanlığı nedeniyle öğrencileriyle, kalabalık sınıflarda bile birebir ilgilenirdi. Büyük gücün ona verdiği bir şans olarak görürdü bütün bunları. Öğrencilerinin arasında çok nitelikli, yaşlarından olgun, çok okuyan, gerçekten iyi yetişmiş olanlarının ayrı bir yeri vardı onun yanında… Birlikte gerçekleştirdikleri bilimsel araştırmaları, kongrelerde onların sunmasını yeğler, öyle de yapardı. Öğrencileri arasında öyleleri vardı ki, onlar için; oğlum olsa ancak böyle yetiştirebilirdim diye düşünürdü. Düşüncesini onlarla da paylaşırdı ve sevgi dolu bakışlarını görmekten de mutlu olurdu…

İşte böyle düşündükleri arasında bilimsel oğul dediği öğrencilerinden biri, Tıp Fakültesini bitirip uzmanlık çalışmalarına başlamıştı. Nitelikli bir hekimdi. Güzel konuşur, edebiyatla ilgilenir, fırsat buldukça, meslek dışı ilginç kitaplar okurdu. Öğrencileriyle sohbetleri sırasında mesleklerinin dışında, sanatsal söyleşileri de olurdu. Bazen bir yerlerde toplanır bir sazın tellerinden dökülen şarkılar söylerler, bir gitarın eşliğinde şiir okurlardı hep birlikte. Yaşam onlar için ekip olarak değerliydi, yaşanmaya değerdi ve mutluluktu. Fakülteyi bitirenler değişir, yöntemi değişmezdi. Yıllar sonra bir yerlerde, bir üniversiteyi ya da bir fakülteyi yöneten, bir yerlerde yönetici ya da uygulayıcı hekimlik hizmetlerini yürüten, hemşirelik alanında başarılı olan öğrencisi ile karşılaştığında, kendilerini tanıtmaları, içten bir sevgi ile hocalarını kucaklamaları, bulundukları ortamlara aldırmadan, çocuksu bir davranışla öğrencilik günlerine dönüşleri, mutlu eder, kirpiklerini ıslatır, gururlandırırdı. Yaşamda örneği tek olmayan bir davranışı sergileyen bu öğrencisi çok beğendiği, kendi gibi yetenekli ve nitelikli bir okul arkadaşının kendisini eş seçmesi için büyük uğraş vermiş ve başarmıştı. Zorunlu hizmet için gittiği Doğu Anadolu’nun kuş uçan kervan geçen yerlerinde bile onu yalnız bırakmamıştı. Özveri ile terleyerek seçtiği eşi de ondan öte akıllı ve yetenekli bir öğrencisi idi. Öğrencilik yıllarında sağlık çalışmaları sırasında, gecekondu bölgelerindeki okullarda çocukları titizlikle muayene eder, çevresi ile sıcacık dostluklar kurardı. Karakteri kadar fiziği de düzgündü. Hocalarının olduğu kadar, erkek arkadaşlarının da beğenisini kazanmıştı. Çok çalışkan ve disiplinli idi. Uzmanlık sınavını ilk girişte kazanmış, eğitimini zamanında başarı ile tamamlamıştı. Onun bu halini, öğrencilik yıllarındaki kendine benzetirdi…

Hekimlik eğitim programları sırasında, yalnızca fakültenin dört duvarı arasında sürdürmezlerdi çalışmalarını. Asistanları ve öğrencileriyle birlikte gerçekleştirdikleri bilimsel çalışmalarını, araştırmalarını bilim evreni ile paylaşmak için kongrelere de birlikte katılırlardı. Bilimsel çalışmalarının yanı sıra, akşamları da eğlenmesini bilirlerdi. Öğrencileri ve meslek arkadaşlarıyla, yemyeşil şipşirin bir Anadolu kentinde yapılan bir kongreye katılmışlardı. Akşam, özenle giyinerek hazırlanmışlar, açılış kokteyline katılmışlardı. Hepsi de neşeliydiler. Bir o kadar da heyecanlı idiler… Sohbetler keyifliydi. Fotoğraflar çekiliyordu gruplar oluşturularak. Gülüyor, şarkılar söylüyor, dans ediyorlardı. Tek sözcükle yaşamı / sevgiyi / dostluğu / arkadaşlığı / sıcacık yaşamsal bir havayı yakalamışlardı… Tek sözcükle; “ yaşamı yakalamışlardı, her zaman olduğu gibi. “ Sözünü ettiği öğrencisi, bir ara, çelenklerden birinden bir kırmızı gonca gül alıp, saygılı bir biçimde, sıcak bir tebessümle uzattı. “ Gül size çok yakışacak hocam, izin verirseniz yakanıza takmak isterim” diyerek ceketinin, beyaz ipek mendilli cebine alkışlar arasında yerleştirdi gülü… Arkadaşları; “ Oooo!!! Seni gidi zeytinyağcı seni, sınava az kaldı ama hocamızı kırmızı gonca gülle kandıramazsın, çalış abi çalış” sözleri ile takılıyorlardı ona. Birbirlerini çok seven, birbirlerine destek olan öğrencilerinin / genç meslek arkadaşlarının bu neşeli, sıcak davranışlarını severdi, gülümseyerek dinlerdi onlar, her zaman. Toplantılarda, öğretim üyesi arkadaşları özenerek seyrederlerdi ekibin bu çağdaş ve güzel birlikteliğini…

Genç Meslek Arkadaşları ile birlikte, yeni bir bilimsel çalışma ile Uluslararası bir kongreye daha katıldılar. Sözünü ettiği öğrencisi de aralarında idi. Birden uzaktan, sınıf arkadaşını görerek izin istedi, onun yanına gitmek için. Hoş giyimli, alımlı idi uzaktan gülümsediği arkadaşı. Kucaklaştılar ve sıcak bir sohbete başladılar. Besbelli uzun süre görüşmemişlerdi birbirlerini… Birden konuşmasını yarıda keserek, kız arkadaşının yanından ayrılarak onlara doğru yürüdü, her zamanki gülümsemesiyle. Aralarına katılacağını zannederek onun geldiği tarafa baktılar hep birlikte… Onu bekliyorlardı, öğle yemeğine gitmek için. Oysa ekibin yanında duran çelenkten bir kırmızı gonca gül alarak kız arkadaşına doğru yöneldi. Ne yapacağına bakıyordu arkadaşları merakla. Gülü; hocasına uzattığı günkü yüz ifadesi ve belli belirsiz bir gülümseme ile kız arkadaşına bir şeyler söyleyerek uzattı ve ceketinin yaka cebine yerleştirdi. Bir farkla onun ceketi kırmızı değildi. Bir farkla o arkadaşı idi hocası değildi. Öğrencileri; “hadi gel yemeğe gidiyoruz dediklerinde; “ siz gidin, afiyet olsun” diyerek uğurladı arkadaşlarını ve saygı ile selamladı hocasını. Ekip, keyifli bir biçimde istiklal caddesine yöneldi…

Yazmak ilkenizse, yerleşmişse içinize sözcükler, kimsenin algılayamadıklarını algılar, çevrenizdeki her şeyi değerlendirirsiniz. O anda her zaman yaptığı gibi, çantasından eksik olmayan çizgili not defterini ve kurşun kalemini çıkarıp başladı yazmağa, öğrencileri keyifle yemeklerini yerken onlara belli etmeden. Bir şiirin taslağı çıkıverdi ortaya hemen oracıkta… Eskilere doğru uzun bir yolculuğa çıkıverdi anıları ile… Geçmişte de ne çok şiir yazmıştı bu ve benzeri yaşanmışlar için… Peçete kâğıdına, masadaki boş sigara kutularına yazdığı şiirler sanki masamın üstünde dolaşıyorlardı. Bu kez de öyle yaptı. O anda gülü verenle, sol parmağında parlayan pırlantaların göz kamaştırıcı renklerinin onlara yansımasından, evli olduğunu düşündükleri, yakası kırmızı güllü genç hekimi ve herkesin gözdesi olan, tüm evlenme tekliflerini eş seçtiği arkadaşı nedeniyle geri çeviren çok sevdiği, nitelikli kız öğrencisini düşündü ve içi acıdı, kahroldu. İçindeki ses erkek öğrencisinin, ileride, bilinmeyen bir tarihte, benzer yanlışlarla gerçekten değerli olan eşini kaybedebileceğini söylüyordu. Çünkü; genç erkeklerin pek çoğu gibi, o da evlenmişti, evlilik denen kutsal birlikteliği kanıksamıştı. Heyecan aramalıydı. Gençti, sağlıklıydı. Fiziği yüz üzerinden doksandı ona göre. Çevresi güzel ve cazip kadınlarla doluydu ve ona gülücükler dağıtıyorlar, karşısında göz süzüyorlar, kırıtıyorlardı. Onurlu bir mesleği vardı. Sakal tıraşından sonu kokular sürer, pahalı ve şık giyinirdi. Son model araba ile dolaşırdı. Yetmez mi idi gününü gün etmek için bütün bunlar?  Hem, erkeğin şanındandı! çapkınlık… “kadının yüzü karası, erkeğin elinin kınası” demiyor muydu Anadolu insanı çapkınlık yapan erkeklere arka çıkarak… Bu düşünceler içinde çırpınıp durdu, bir süre önündeki salata tabağına dalgın bakarak…

Geleceği gören, düşüncelerinin ardında dururdu her zaman. Gelecekle ilgili kanıt almış düşüncelerinin özünde deneyimleri vardı. Gelecekte olabilecekleri, önsezi ile arkadaş olarak seçtikleri, dost bildikleri için de duyumsamış ve yaşamıştı da. Bu kez de öyle olmuştu. Bilimsel oğul dediği sevgili öğrencisi, dingin ve doğru yaşamını, geleceğini, sağlığı için çok değerli olan doğru bir seçim yaparak seçtiği meslek arkadaşını / eşini elinden kaçırmıştı bu olaydan bilmem kaç yıl sonra, bilemediği / öğrenemediği / öğrenmeyi istemediği bir nedenle. Ayrıldıklarını yıllar sonra sınıf arkadaşlarından öğrendiğinde hiç şaşırmadı. Kongre günlerini, o günlerdeki sezilerini anımsadı... Sıradanmış gibi oluşan olayların ardında yatan gerçeğin nedenlerini sıraladı içinden… Sonuç hep aynıydı, değişmiyordu bir bakıma… Yaşam bir oyundu, bazen güldürü bazen de dram… Üstünde durmaya bile değmezdi. Değer bilmeyen kim / kimler varsa çöpe atılmalıydı bir an bile düşünmeden, üstünde bile durulmadan. Evet! Her zaman, her koşulda ve her yerde böyle yapılmalıydı. Doğru olan da bu idi.
                                                        
Günlüğümden- Bir Şiir -Bir Anı- Bir Öykü

29 Ocak 2014 Çarşamba

YANILGI - YILDIZ TÜMERDEM HAKKINDA --

Sanat Yaprağı Dergisi (Yıldız Tümerdem hakkında)
Yazan: Mustafa Yıldız

Yıldız Tümerdem, bir tıp doktorudur. Hekim, profesör ama o herhangi bir hekim değildir. Edebiyat uğraşıyla hekimlik mesleğini -deyim yerindeyse- at başı götürmeye çalışıyor. Dile, düşünceye, edebi anlatıma önem veriyor. Şiiri ve denemeyi seviyor.

Yıldız Tümerdem, "kendini bilen", "kendini tanıyan" bir insan olarak  "kendini aşma" çabası içindedir. O'nun bu savaşımı istençli olduğu gibi İÇTENLİKLİDİR de!... Renkli ve hareketlidir, canlı neş'eli ve özgüvenli. Uygar ve demokrat.

Hekimlik uğraşının yanı başına şiiri, denemeyi, makaleyi koymuş olması, Yıldız Tumerdem'i sıradanlıktan çıkarıyor ve O'nu gerçek bir aydın katına yükseltiyor. Bir bilim insanı olarak aynı zamanda sanattan beslenmesi, O'nun çağdaş ve çağcıl bir insan olmasının açık bir göstergesidir. Bir bilim insanı ve aydın olarak da sorumluluklarının bilincindedir.

Yazma, yayınlama, üretme çoğaltma ve paylaşma sevgisi var Yıldız Tümerdem'de. Bir aşkla tutulmuş edebiyata, dile ve sanata.. 
Yıldız Tümerdem'i diğer meslektaşlarından ayıran da bu yönüdür zaten. Anlatmayı, bildiklerini ve birikimlerini paylaşmayı seven Tümerdem, dinlemesini de bilen seçkin bilim insanıdır. Sürekli öğrenmekten ve kendisini olabildiğince geliştirmeden yanadır.

Yurdunu, ulusunu ve insanlığı taparcasına sever. Eşitlikçi olduğu içinde ayrım gözetmez. Bilim insanlarına olduğu gibi yazan ve üreten insanlara da sevgi ve saygı besler. Bu nedenle sayısız edebiyatçıyla ve sanat insanıyla dostluk kurmuştur. 
Yapıcı, yaratıcı ve olgun kimliği ile girdiği ve bulunduğu her ortamda kendisine saygı uyandırmasını bilir.

Önemli ve saygın bir bilim insanı olan Prof. Dr. Yıldız Tümerdem'i tanımış olmaktan onur duyarım.

Akıllı, bilgili ve cumhuriyetçi ve Atatürkçü bir değerimizdir o.
Coşkusunu ve çabasını imrenek ve hayranlıkla izliyor, tükenmez enerjisine şapka çıkarıyorum. Nice yaratım ve üretimler dileyerek saygı ile selamlıyorum.
Mustafa Yıldız 
Sanat Yaprağı 

YANILGI

güzel bir sevgiydi
bu sevgi
anlamlı
değerli...
gülün kokusunu benzerdi
iç açıcı...
rengine benzerdi.
büyüleyici...
bülbül sesi gibi 
dinlendirici
mutluluk verici...
ve de ölümsüzdü 
yaşama benzemeyen... 
duyamadın
anlayamadın
değer biçemeden
kolay bulunur zannettin
Aslında yanıldın...
kaybettin....
Yıldız Tümerdem

16 Ağustos 2013 Cuma

ÇİSELEYEN AŞK


Okursan, öğrenirsin / Gezersen,  yazarsın
                                                 Yazarsan,   yaşarsın / Paylaşırsan mutlu olursun.”
                                                                                                                  Yıldız Tümerdem
                                                                                               
Kars-Çıldır gölü yolu… Yollarda kimsecikler yok. Ne kuşlar uçuyor, ne insanlar geçiyor... Yağmur çiseliyor, inceden inceye… Yarı buzlu göle uzanmış buz parçalarının sarmaladığı bir ağacın, yalnız kalan dallarında dolaşıyor gözlerim hüzünlü bir keyifle… “Elimi uzatsam” diyorum çocukluk günlerimin özlemleri ile... Çocukluk günlerimde, Başkent’teki iki katlı ahşap evimizin saçaklarından sarkan, kocaman- upuzun buzları koparışım geliyor gözlerimin önüne… Gülümsüyorum kendime, sessizce… Yol arkadaşlarıma belli etmediğim duygularımı yolluyorum buzun ağırlığı ile boynunu bükmüş kavak ağacının dallarının kucakladığı dalgalarla, geçmiş yıllarımın unutulmaz günlerine… Dünden kalan gençlik anılarımla birlikte, yitimsiz sevdalarımın gizlendiği dar sokaklarda ışıklı gözlerimle dolaşıyorum, dizelerimi yanıma alarak, her zamanki gibi sessizce ve de keyifle...

Aşkımdı yıllar öncesinde / inceden, inceden çiseleyen / beklentili gözlerimde
Yakamozlu sevdalarımdı daldan dala zıplayan / maymun iştahlı gönlümde
Yıldızlardı gerçek dostlarım / sevda kokulu gecelerimin sorgulu gizeminde
Geleceğimdi fırtınadan sonra  /  yaşam kıyılarından topladığım gerçeklerimde

Gülün kokusuydu / kırmızı rengin gölgesinde / imgelerimi sarhoş eden
Sevda türküleriydi / bahar rüzgârlarıyla açık penceremden / gönlüme sormadan giren
Düşlerimdi yaşam evrenime /  yakamozlu sevdaları keyfince serpeleyen…

Gezi Notlarım-  Kars- Çıldır Gölü -Yine Yollardayım


YAZGI DEĞİL BU


“ Kucağında yavrusuyla, yağmur demeyip, sıcak demeyip
Cephenin mühimmatını taşıyan hep onlar, o ilahi
Kadınlarımız olmuştur. Onun için hepsini büyük ruhlu
Ve büyük duygulu kadınlarımızı, analarımızı, şükran ve
Minnetle ebediyen taziz takdis edelim.” 
M. Kemal ATATÜRK 
                                                   
Her yıl 26–30 Ağustos Zafer Bayramımızı kutlamaya hazırlanıyoruz. Ulusal Birliğimizin üzerinde oynanan oyunlar, içinde bulunduğumuz zor koşullar karşısında çaresizliğime kahrediyorum… İçimi yakıyor olup bitenler… Duygularımı kalemim ile paylaşarak bir çıkış yolu arıyor, geçmişe açık bir pencereden bakarak gerçekleri, inandıklarımı kâğıtlarla paylaşıyorum… Öyle çok ki yazmak istediklerim. Önümdeki yaşam süremin yetmeyeceğini de biliyorum… Kimin yetmiş ki benim yetsin…

New York’ ta, Amerika Birleşik Devletlerinin en kalabalık, adı her yerde anılan en büyük kentlerinden birinde, bir dünya kentindeyim… Çok sayıda tekstil fabrikasında binlerce yoksul kadın çalışıyor bu kentte. Yoksul mahallelerde yoksullukları ile başa çıkmaya çalışan bu kadınların hiçbir sosyal güvenceleri yok… Günde en az 15 saat çalışıyorlar... Çalıştıkları iş yerlerinin koşulları çok yetersiz ve de sağlıksız... Köleler gibi çalışmalarına karşın çok düşük ücret alıyorlar… Erkek işçilerin de çalışma koşulları ve ortamları kadınlardan farklı değil. Ancak kadınlara göre iki kat fazla ücret alıyorlar… Bu durum yalnızca Amerika’da, New York kentinde görülmüyor... Avrupa ülkelerinden özellikle İngiltere ve Fransa’da da kadınlar sömürülüyor benzer yöntemlerle...

Tarih 8 Mart 1857... İnsanca yaşama hakkını almaya karar vermiş olan 40 bini aşkın dokuma işçisi kadın sözü edilen haksızlığa “dur diyebilmek, seslerini duyurabilmek için sokaklara çıktılar… Belki de; yalnız kendileri için değil, evrenin var oluşundan bu yana, yaşama şansı bir anlamda elinden alınmış, değeri bilinememiş, emeğinin karşılığını alamamış hemcinsleri için başkaldırdılar… Belki de; yalnız kendileri için değil, horlanmış, itilip kakılmış, yeteneğini bir türlü kanıtlayamamış, eğitimden yoksun, kimliği olmayan,  aşkına- sevgisine sahip çıkmak için haksızlığa baş kaldırmış, kumalığı kabul etmeyen kadınların hakları ve özgürlükleri adına da sokaktalar... Cinsel istismara uğramış, töre cinayetine kurban gitmiş kadınlar adına sokaktalar… Anadolu insanımızın söylediği gibi erkeklere ; “ yetti artık, inceldiği yerden kopsun, ne haliniz varsa görün” demek için sokaktalar… Yalnız kendileri için, geçmiş için, o gün için değil, gelecekteki kadınlar ve kucaklarına alıp sevemedikleri çocukları, benzer kaderi paylaşacak olan torunları için sokaktalar... Tek sözcükle; “ zengin- fakir, genç- yaşlı, sağlıklı- hastalıklı, tüm kadınların hakkını aramak için, çocuklarının geleceği için” sokaktalar… “Eşit işe eşit ücret, iş yerlerinde, günde 8–10 saatten fazla çalışmamak, erkekle eşit haklara sahip olmak”  için sokaktalar…
Eylem sırasında kadınlar dövülüyor, hırpalanıyor, yerlerde sürükleniyor… İş yerlerinde çıkan yangında pek çok kadın yanarak, dumandan boğularak yaşamlarını yitiriyor… Üstüne üslük, son anda ölümden dönen kadınlar tutuklanarak ceza evine yollanıyorlar... İş yeri koşulları sağlıksız olduğu için sokaklara dökülen kadınların alın yazıları değişmiyor… Bu kez de ceza evlerinin korkunç koşullarına ister istemez katlanıyorlar… Günümüzde de böyle olmuyor mu? Kadın ya da erkek farkı gözetmeden, hakkını arayan herkes, benzer olaylarla karşı karşıya gelmiyor mu?

Amerika Birleşik Devletlerinde Toplum Hekimliği uzmanlık eğitimimi sürdürdüğüm 1970li yıllarda, çalıştığım üniversitenin kız öğrencilerini polis, hem de üniversitenin bahçesinde saçlarından tutarak yerlerde sürüklemişti… Öğrencilerin direnişlerinin tek nedeni, sınav tarihinin değişmesi ile ilgili idi... Masum bir eyleme katılmışlardı öğrenciler ve de haklıydılar haklarını arama konusunda… O günlerde, çok şaşırmıştım bu görüntü karşısında. Bu gün olsa hiç şaşırmaz, doğal karşılardım demokratik olmayan bu davranışı… Çünkü Amerika Yönetiminin maskesiz-gerçek yüzünü görebiliyorum şimdi üçüncü gözümle…

New York, 8 Mart 1908… 51 yıl sonra, işçi kadınlar değişmeyen iş ve yaşam koşullarının iyileştirilmesinin yanı sıra, oy kullanma, seçme- seçilme hakkı için eylem yapıyorlar... Yalnızca zengin erkeklere tanınan bu haklardan, eşit olarak herkesin yararlanmasının gerekliliğini savunuyorlar… Diğer bir deyişle kadınlar, yönetime katılma, yöneteni seçme hakkı için sokaktalar… İşçi kadınları sokağa döken haksızlıklar anlatılmakla, yazılmakla bitmiyor… Taş plaklardan, Safiye Ayla’nın sesinden dinlediğim, Türk musikisinin beğenilen bir şarkısının sözlerini anımsıyorum bir anda ; “ Söylemek istesem gönüldekini dilime dolanan ıstırap olur /  yazsaydım derdimin ben bir tekini / ciltlere sığmayan bir kitap olur.” Duygularımız ciltlere sığmayan kitap yazdırıyorsa, yıllardır biz kadınlara yapılan haksızlıkları nerelere sığdırabilirdik acaba? Kanımca, gizemini çözemediğimiz göklere bile sığmayacak boyutlarda idi kadınlarımızın sorunları…

O günün koşullarında, haklı olduğu kabul edilen başkaldırı, bugün için de geçerliliğini koruyor. Aslında, değişen çok bir şey yok evrende… Kadınlar hala sömürülüyor, tecavüze uğruyorlar, hem de yakınlarının örneğin; babalarının, kardeşlerinin, eniştelerinin, dayılarının, amcalarının tecavüzüne uğruyorlar... Erkekler aklanıp paklanıyor, kadınlar öldürülüyor, bazen bedenlerinde ve kucaklarında taşıdıkları bebeleri ile… Evet, satılıyorlar, töre ve aşk cinayetlerine kurban gidiyorlar, emeklerinin karşılığını asla alamıyorlar… Sırtından sopa, karınlarından bebe eksik olmuyor... Üstlerine kuma getiriliyor, duygularına ihanet ediliyor. Ulusal dillerini öğrenemiyorlar okuyup yazamıyorlar. Mesleklerini, işlerini, eşlerini kendileri seçemiyor. Mustafa Kemal ATATÜRK ‘ün, ATAMIZIN bırakıtı( emaneti) olan, Türkiye Cumhuriyeti Yasalarının onlara verdiği haklardan ve özgürlüklerden göz göre, göre yararlanamıyorlar... Erkeğe köle ediliyorlar bir anlamda. 10 yaşında, ufacık bir çocukken bile satılıyorlar babaları, dedeleri yaşındakilere… Kaçıyorlar kabullenemedikleri yaşamlarından, bir bilinmeyene / Taşı toprağı altın olan kentlere… Oralarda istemeseler, direnseler bile çarnaçar, bedenlerini satarak, içki ve maddelerle tanışarak, yaşamaya mahkûm ediliyorlar. Bırakın kimliklerine sahip çıkmalarını, bedenleri bile tutsak oluyor yanlış düşüncelere, davranışlara ve yaşamlara… Bir bakıyorsunuz, saçlarının bir telinin bile görülmesine izin verilmiyor. Güneşi göremiyor burka ile örtülü masum bakışlı rengi belirsiz gözleri… Gülmeyi öğrenemiyor dudaklar, sevgiye kucak açamıyor kollar… Yürek bumburuşuk duygularla donatılmış… Yaşamın ne anlamı ne değeri yok onlar için... Bazen kalın bir ipin ucunda, bazen coşkun akan bir ırmağın buz gibi soğuk sularında, bazen bir helâ köşesinde dindirmeye çalışıyorlar acılarını, bir bilinmeyene doğru çıktıkları erken ve çok zor bir yolculu yeğliyorlar... “Öldü de kurtuldu” diyor yakınları nedenini bilmedikleri bu yok oluş için. Onları, dokuz ay karnında taşımış, sütüyle beslemiş, hasta olduğunda başında beklemiş anaları bile sarılıyor o uğursuz sözcüklere... Ağıtlar yakılıyor, dinlere özgü törenler yapılıyor, törelere özgü gömütler hazırlanıyor... Yaşama doyamamış gövdesi yakılıyor, külleri dağ yamaçlarına, sulara serpiliyor, toprağın görünen yüzüne hece tahtası dikiliyor, yeşile boyalı, al lale işlenmiş. Bu bir kaçış aslında… Zavallı dünya insanının kendinden bilinçsizce kaçışı bu… Vicdanları susuz, sabunsuz temizleme yöntemi bir anlamda… Dünyanın her yerinde bu böyle denilerek noktalanıyor bu olup bitenler…     

Yıl 1910…Yer Danimarka- Kopenhag’ da, “Uluslararası Kadın Konferansı toplantısında bir karar alınıyor…8 Mart tarihi; “Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kabul ediliyor… Amerika’da bir grup kadının ölümüne baş kaldırışının üstünden 43 yıl geçmiş ve biz yeni uyanıyoruz. Bunu izleyen yıllarda kadınların hakları ve özgürlükleri ile ilgili çok sayıda toplantı yapılıyor, kararlar alınıyor. Sonra; “ neler oluyor, neler değişiyor?” soruları geliyor yeni bir yüz yılda da akıllara… Yeni bir yüz yılda, teknolojinin alıp başını gittiği bir yüzyılda yalnızca bir avuç kadın haklarını ve özgürlüklerini koruyabiliyor… Yine bir avuç kadın, güçlüklere göğüs gererek, çağdaş eğitim alabiliyor ve doruklara çıkabiliyor ve kırmızı erk koltuklarına oturabiliyor… Çevresindekilerle ilişkilerini dengeli bir biçimde koruyabildikleri ve yanlış yapmadıkları sürece de dorukta kalmayı başarabiliyorlar. Hepsi bu kadar işte, yalnızca bir avuç kadın… Dünyada da böyle Ülkemizde de böyle. Oysa dünya’da yaklaşık üç milyar kadın, Türkiye’de yaklaşık beş milyon kadın değişmeyen alın yazıları ile yazık ki varlıklarını sürdüremeden yoklukları ile baş başa zorlu bir yaşamın savaşını vermeyi sürdürüyorlar…


“Suçlu kalk ayağa” diye soruyorum…  Sesimin, kendimden başlayarak evrendeki tüm insanların duymasını istiyorum… Güneşli, ay-yıldızlı, mavi beyaz bulutlarla kaplı göklerde çınlamasını istiyorum… Yazık ki; ayağa kalkma cesaretini gösterebilen hiç kimseyi ama hiç kimseyi göremiyorum… Ben bile kalkamıyorum… Utanıyorum…