Prof. Dr. Yıldız Tümerdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prof. Dr. Yıldız Tümerdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2014 Salı

İSTANBUL'DA TARİH KOKULU BİR CADDE: İSTİKLAL CADDESİ

İstanbul, dünyanın en kalabalık onuncu kenti. Yeditepe’den seyredersiniz mavi Marmara’yı, denizin ortasında doğmuş adaları, Çanakkale’den girişi, Karadeniz çıkışı. Tarih kokar İstanbul. Uygarlığın beşiğidir. Yeşilin en yeşili, mavinin en mavisi kucaklar sizi. Yağmurdan sonra, Anadolu Hisarı'ndan doğan gökkuşağının Rumeli Hisarı'na uzanması görülmeye değer. Ama öyle bir semti vardır ki bu tarihi kentin, bir kez yerleşirse yüreğinize, kor alev bile eline su dökemez yanan ateşin. Beylerin oğulları saltanat sürmüştür bir zamanlar buralarda. Beyoğlu’na çıkmıştır adı ondan sonra. Evrensel yaşamın yitimsiz kopyasıdır buraları. Salah Birsel’in “Ah Beyoğlu vah Beyoğlu” yapıtı ne güzel anlatır buraları. Hele “Kahveler” adını verdiği kahve kokulu yapıtının tadına doyum olmaz. Haldun Taner’in “Şişhanede Yağmur Yağıyordu” yapıtın- daki Şişhane yokuşunun sonunda attığınız ilk adımda karşınıza muhteşem bir yapıt çıkar. Şimdilerde kahvehanelerin arasına serpiştirilmiş sanat evlerinin güzelliği ile büyülenirsiniz. Bir tramvay kalkar yokuşun başından. Kampanasına takılır anılarınız. Sizi İstiklal Caddesi denilen bir caddeden Taksim Meydanı'na Mustafa Kemal Atatürk ve dostlarının heykellerinin önüne taşır. O heykelin dili varmaz oralarda yaşanan olayları, 1 Mayısları, başkaldırıları anlatmaya. 

İstiklal Caddesi 1927’den önce Cadde-i Kebir olarak ün salmıştır. Olağandışı güzellikteki tarihi binalar, heykeller, kliseler, konsolosluklar, tiyatrolar, kitap- çılar, kafeler, tramvay yolculuğunuzda size eşlik ederler kampana sesleri arasında. Öylesine kalabalıktır ki İstiklal Caddesi, özgürce yürüyemezsiniz. Her yaştan, her cinsten, her milletten, her meslekten, her telden çalan insanlar yan yana, omuz omuza yürürler bu caddede, renkli, albenili yaşamın ritmine uyarak. Köşe başlarında çevreyi seyredenleri siz de merakla izlersiniz. Dağların Çocuğu Pala Şair, çiçekle süslenmiş ilginç şapkasının altında, ciddi görünümlü yüzünü kaplayan, pehlivanları kıskan- dıran pala bıyıkları, tertemiz ve çağdaş giysisinin üstünü süsleyen al bayraklı, değişik görünümlü madalyaları, kırmızı ve sarı gülleri, andız ağacından yapılmış dev tespihi ve şık çantası ile hep aynı yerde, İstiklal Caddesi'nin ortasında, şık bir vitrinin önünde durur tüm gün. Ülke dışından gelen konuklarla çektirdiği fotoğraflarla sürdürür yaşamını. Yaşamı noktalanıncaya kadar böyle geçmiştir günleri. 

İstiklal Caddesi anlatılmakla bitmeyen uzun, yorucu ama mutlu ve gururlu yaşamı ile belleklerden hiç çıkmaz. Bir gelen yine gelir, bir gören yine görmek ister. Bir gezen bitiremez geze geze. Gezilmeye değer doğrusu, yazılmaya değdiği gibi. 


Prof. Dr. Yıldız Tümerdem

DİNLE ÇOCUĞUM


DİNLE ÇOCUĞUM

Güneşi armağan ettim
Yüreğin ısınsın, yolun ışısın diye.
Dolunayı, parlayan yıldızları,
Serdim önüne, yolun aydınlansın diye.
Yağmurlar yağdırdım.
Dört mevsimde yaşam evrenine
Bilgi yağdırasın diye.
Ufkun ötesini gör istedim. 
İlkeli yaşamayı öğrenebilesin diye.
Kulak ver öğüdüme, kaybetmezsin.
Ama karar yine de senin çocuğum
Karar senin çocuğum.

Prof. Dr. Yıldız Tümerdem

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Bir Takvim Bir Yaşam

Saatli Maarif Kitaphanesinin, Saatli Maarif Takvimini yıllardır bizlere sunan değerli dostlarım Sayın Muhsin Geylani ve Sayın Aydın Geylani ve de oğulları sevgili Ahmet'e  armağanım olsun.




Takvim yapraklarına yazılmış anılar 

 Yaşanılanlar kadar güzeldi yaşanılmayanlar

İnsanı yücelten sevgi

Uzaklara savrulmuş mutsuz düşünceler 

 Dingin yalnızlıkta gizlenmiş yitimsiz mutluluk

Takvim yapraklarında hep o tarih, değişmeyen

Anılar yaşanılmasa bile güzeldi, yaşanılanlar kadar.

 Evrenin oluşumundaki gizem, hayallerimize yerleşmişti çocukluk günlerimizde. Başkent’te,  tarih kokan, iki katlı ahşap bir evde, yağmurlu günlerde bulutları seyrederdik, tahta panjurlu pencerelerimizden. Nasıl oluyordu da beyaz bulutlar kapkara oluveriyordu bir anda? Gökyüzünde, bir anda oluşuveren o gürültülü, korkutucu ses ve ışıklı değişimin anlamını bilen var mıydı? Yağmurlardan sonra güneşin ışıkları ile yeşeren topraklarda, bembeyaz papatyaların yanında süzülen mor menekşeler, ballıbabalar, çatımıza yuvalanmış, aceleci kırlangıçlar, bahçemizdeki kargalar, guguk kuşları, karşı bacaya yerleşen leylekler, baharda komşumuz Veli Dayı’nın ahırından sokağa fırlayan kuzular, karşı parktaki çam ağacına oğul yapan arılar. Bütün bunlar nasıl oluyordu? Çocuk beynimiz, kendimize sorduğumuz bu sorulara yanıt bulamıyor, çocuk yüreğimiz korkuyla karışık bir heyecanla titriyordu. Bir güç vardı besbelli. O gücü gören olmuş muydu acaba? Karlı günlerde de benzer düşüncelerle kıvranır dururduk. Fırtınada ağaçların devrilmesi içimizi acıtırdı. Ağaçlar için gözyaşı dökerdik. Baharlarda açılan çiçeklerle doğardık yeniden.

Saatli Maarif Takvimi asılıydı oturma odalarımızın duvarlarında. Her sabah ilk işimiz takvim yapraklarını evire çevire okumak olurdu. O güne kadar bilmediğimiz pek çok şey yazılıydı bu takvimin arkalı önlü yapraklarında. Evrenin değişimi işlenmişti sanki oya gibi her sayfaya. Okurken içimizdeki korku dağılır, sorularımız yanıt bulurdu bir anda. Takvim yaprakları, okulumuzun yakınındaki Halk Evi kütüphanesindeki ansiklopediler, Hasan Ali Yücel’in hazırlattığı dünya klasikleri ve Türk yazarların eserleri kadar bilgi vericiydi bizler için.  Diğer bir söylemle Duvar Kütüphanesi idi bizler için.

Okuyarak büyüdük, bütün bu çağdaş bilgilerle donanmış yapıtları. Şimdiler de bile hala yeni şeyler öğreniyoruz, kitaplardan olduğu kadar takvim yapraklarından da. Biz eskidik, kitapların sayfaları ve takvim yapraklar eskimedi. Eskimeyen gerçek dostluklar gibi. Halk evleri artık yok ama değerli kitaplara ulaşmanın çok değişik yolları var. Bunun yanı sıra, her yıl hala duvarlarımızı süslüyor o takvim, bizi yalnız bırakmıyor yeniden, yenicesine. İyi ki varsın Saatli Maarif Takvimi. İyi ki ışıklandırıyorsun evlerimizi. Hep bizimle kal, hep böyle kal, ışık saç insanlarımıza, aydınlat evrenimizi. Seviyoruz seni, yitimsiz, bitimsiz.

Kırmızı kaplı günlüğümden- 04 Mayıs 1983- Kuzguncuk Vapuru

17 Temmuz 2014 Perşembe

İNSANLAR VARDIR


Yıldız Tümerdem
İnsanlar Vardır

İnsanlar vardır, düşle karışık sevdalarını doludizgin yaşarlar, aşklarını saman yolundaki yıldızlara gülerek anlatırlar… Ekmeklerine emeklerini, emeklerine sevgilerini ustaca katarlar... Doğru bilgilerini ayırımsız paylaşırlar.. Gündüz güneş olur ışırlar, gece yıldız olur parlarlar… İşte onlar dingin yaşamı yakalarlar, bilgece davranırlar, insanca yaşarlar ve de yaşatırlar… Bu duygu ve düşünce, pek çoğumuzun yaptığı ya da yapmayı düşündüğü yaşam evrenimizin belki de üzerinde durulmadan geçiştirilen, yazıya dökülmeyen bir yaşamsal kesiti değil mi?


İnsanlar vardır, kendilerini Tanrı sanırlar… Kasıldıkça kasılırlar, küçük dağları yarattıklarını sanırlar… Dostluk, arkadaşlık, iyilik, doğruluk sözcükleri yoktur sözlüklerinde… Güzellikleri paylaşmayı bilmezler ve de güzel düşünemezler… “Nalıncı keseri” gibi her şeyi kendilerine yontarlar… Acımasızdırlar… Dost görünüşlerinin altında yatan gerçekleri anlamakta çoğu kez geç kalırız…  Bu ve benzeri insanlar için; “Keşke seni tanımasaydık” deriz kendi kendimize… Kimseye belli etmeyiz bu duygu ve düşüncelerimizi, utandığımız için…Fırlatıp çok uzaklara atmamız gereken pis kokulu, niteliksiz davranışları ve o davranışların yitimsiz kahramanlarını! ayakta alkışlayarak teşekkür mü edelim, bize çevremizi çok daha iyi görmemizde destek oldukları, yol gösterdikleri için? ” sorusunu sorarız kendimize, bazı zamanlarda… Zor da olsa bu soruyu yanıtlamakta ikilem yaşarız…

Kanımca; bu ve benzer soruları sormak kadar yanıtlamak da çok zor, hatta olanaksız gibi…   

Yıllarca sessiz kalan gözlemlerimizin sonucunda yakalayabildiğimiz pis kokulu konuşmalar, dostluktan uzak gerçek olmayan gülümseyişler, sırıtkanlıklar, el etek öpen niteliksiz davranışlar bir gün gelir günlüğümüzden gün ışığına çıkabilir… Tertemiz kalemimiz ve bembeyaz çizgili defterimiz hüzünle titrer bütün bunları aralarında paylaşırken… Tanımladığımız bu insanlarla, bize / topluma yarar yerine zarar veren, kendilerini Tanrı sanan bu insanlarla ilgili düşüncelerimizi yazmamızın gerekli olduğunu da düşünürüz… Bu insanlar, yazılarımız için esin kaynağımız oldukları için, kendilerini “mitolojik kahraman” olarak da görebilirler… Daha da kasılabilirler; “Ben olmasam sen bunları yazabilir miydin” diyerekten…“Onlara bu şansı versek mi?” diye de düşünmekten kendimizi alamadığımız günler/ saatler bile olur…

Zor olsa da böyle düşünmekten kendimizi alamayız, özellikle de haksızlıklarla karşılaştığımızda, kendimize kızgın olduğumuz zamanlarda…


İyi ki ölümsüz yazar RamhaÜçüncü Göz “ yapıtında da anlattığı Üçüncü Gözümüzle/ İç gözümüzle algılayabilmişiz / tanıyabilmişiz çevremizde dolaşan, bizi yönetmeye çalışan, böyle düşünen ve de davrananları… Onların maskelerinin ardındaki gerçek yüzlerini gördükten, kokuşmuş ruhları için her gün sürdükleri insanların dışkılarından hazırlanmış( Suskin’in Koku isimli yapıtı) Fransız parfümleri ile pis kokularını baskılamak için ellerinden ne geliyorsa yaptıklarını gözlemledikten sonra iki gözlerinin bile olmadığını anlayabiliyoruz yazık ki… Onların ve onlara benzeyenlerin, at gözlüğü takmaya bile gereksinimlerinin olamadığını da görüyoruz… Çünkü kördür onlar, toplumsal, evrensel kördürler. İnsanda var olması gereken görme yetisinden yoksun bir körlüktür bu, asla da düzelmez… En becerikli ve de donanımlı göz hekimleri bile yardım edemez onlara… Genlerindeki ikili sarmallı DNA’larının özünde bozukluk var çünkü… Çevre koşulları, bu bozukluğu bir süre baskılar… Çevresindekiler algılayamaz bu körlüğü… Ama bir gün, kırmızı bir koltuğa oturma fırsatını yakaladıklarında, insanları yönetme yetkilerini ellerine geçirdiklerinde, var olan bozuk genleri ateşlenir, körlükleri hiç ama hiç düzelemez… Ellerindeki değneklerle yürümeyi denerler, yürüyemezler, yere çakılırlar…

Evet, yere çakılırlar… Yerden kalkamazlar…

Çıkarcılığın, duyarsızlığın, umarsızlığın kirlettiği kanlarını taşıyan yozlaşmış, bozulmuş temizlikten yoksun kalmış kan damarlarının yeterince besleyemediği bir göz dibi anatomisi ve fizyolojisi olan görme organından başkaca ne bekleyebiliriz ki… Üstüne üstlük beyin ve de kalplerindeki hücreler de benzer şanssızlıkla bozuk yaratılmış olabilir… Çevrelerini, bizler gibi, gerçek aydınlar, dürüst, çağdaş insanlar gibi düşünebilir, algılayabilir, görebilir, duyumsayabilirler mi?
        

Her zaman olduğu gibi bizi var eden Büyük Güce / Yaratana, başımızı beyaz bulutların süslediği masmavi, ucu bucağı görülmeyen okyanusları anımsatan gökyüzüne doğru çevirerek; görmeyi öğrenememiş gözlerle, kirli kanın dolaştığı bir kalp ve kokuşmuş bir beyinle var etmediği için teşekkür etmenin erdemini yakalayarak, sessizce yaşam yolumuzda yürümeyi sürdürüyoruz…Sürdüreceğiz de… 




15 Temmuz 2014 Salı

SİGARA

Prof. Dr. Yıldız Tümerdem:

 Dünyada ilk ölüm nedeni SİGARA; içinde neler yok ki



Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Uluslar arası Çocuk Fonu(UNİCEF) tarafından yapılan çalışmalar sonucunda, dünyada ilk 10 ölüm nedenleri arasında “ Tütün ve Tütün Ürünleri ” ilk sıradadır. Onu izleyen hastalık ve bozukluklardan; kalp- damar hastalıkları, değişik türde kanserler, özellikle de akciğer kanserleri. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar- HIV /AİDS, madde bağımlılığı, değişik kazalar, terör olayları ve beslenme bozukluklarının nedenleri arasında da “Sigara- Alkol- Madde”  üçlüsünü düşünmeden edebilir miyiz? Elbette edemeyiz. Gelin yeni bir yüzyılda, anne karnından başlayarak insanın sağlıklı ve mutlu yaşamını tehdit ettiği bilinen sigarayı sorgulayalım…                                                               


                                                                         
             Bilindiği gibi SİGARA, tütünün özel kâğıtlara sarılmış biçimidir. Yaşamımızda bağımlılık sigara ile başlamaktadır. Sonra bira ile başlayan alkollü içecekler ve uçucu uyuşturucu ile başlayan değişik maddelerin denenmesi sonucunda gelişen madde bağımlılığı. Toplumda; “Uyuşturucu Bağımlılığı” olarak bilinen bağımlılık, artık ilköğrenim yaşındaki çocuklarımız bile tehdit edici boyutlara ulaşmıştır. Sokağa itilmiş 10 yaşındaki çocuklarımın sayıları gittikçe artıyor. Okullarda yaptığımız çalışmalar ve konuşmalarımız sırasında bu acı gerçeği bire bir yaşıyoruz. Sigara ile başlayan yanlış yaşam ile Bedensel- Akılsal / Ruhsal ve Sosyal / Toplumsal Sağlığımızı yitiriyoruz. Hızla yok oluyor dünyamız ve güzel insanlarımız… 

Dünya sağlık Örgütü’ne göre; dünya genelinde yaklaşık 4,9 milyon insan sigaradan kaynaklanan hastalık ve bozukluklardan yaşamlarını yitirmektedir. Önlem alınmazsa 20 yılda bu sayı 10 milyona ulaşacaktır. Bu sayının yaklaşık(% 70’i), yani 7 milyonu, gelişmekte olan ülkelerde olacaktır. Dünyada her 4–5 saniyede 1 insan sigara bağımlılığı nedeniyle ölmektedir. Türkiye’de ise her yıl 100 binden fazla insan da benzer nedenlerle yaşamını yitirmektedir. Bir o kadarı hatta daha fazlası da hastalıklarla savaşmaktadır. Savaş insana mutluluk getirebilir mi? Önlem alınmazsa Ülkemizde de, 20 yıl içinde bu sayı, bu gidişle, 250 bine, belki de 300 bine ulaşacaktır. Yapılan çalışmalardan yola çıkılarak dile getirilen bu değerler ürkütücüdür… Elimizdeki veriler; Ülkemizde tütün üretimimiz, günden güne artan dışa bağımlılığımız nedeniyle can çekişmektedir. Çiftçimiz ve işçimiz ekonomik olarak çöküş yaşamaktadır. Buna karşın, son 20 yılda Türkiye’de sigara tüketimi yaklaşık  % 80 oranında artmıştır. Bu süre içinde, bir anlamda dünyayı tütün ile tanıştıran, İngiltere Kraliçesinin bahçesine tütün bile ektirten Amerika’da sigara kullanımı gittikçe azalmaktadır. Tüketim oranı yaklaşık   %30 azalmıştır. Yanan bir sigara’nın içinde şimdilik bilinen 4 bin madde vardır. Bunların arasında, tütün bitkisinin tarlada korunması için kullanılan kimyasal maddeler de yer almaktadır. Böcekleri yok eden bu maddeler, elbette insan için de zararlı olacaktır. Tütün ve Tütün Ürünlerindeki maddelerden bazıları;
  • Tütünde Aromatik Hidrokarbonlar var. Akciğer kanserinin % 90 nedenidir. Yavaş ve sinsi olarak kanseri tetikler.
  • Yanma ürünü olan dumanda; Egzoz gazları var. Arabamız çalışırken arka borudan çıkan gazlar. Öncelikli olarak  karbon monoksit ve karbon dioksit çıkıyor..
  • Sigara yanınca katran ortaya çıkıyor. Filtreyi kokladığımız zamanki koku. Asfaltları kaplayan katran… Katran hücreleri bozuyor, hücrelerin hızlı üremesi sonucunda değişik kanserler ortaya çıkıyor.
  • İdam gazı(hidrojen siyanid), Çakmak gazı (Bütan), Ojemizi temizlediğimiz Aseton,
  • Cinayetler için kullanılan Arsenik, Sinek öldürücüleri Arı sokunca kullandığımız Amonyak, kalsiyum karbonat) vb. maddeler.
  • Mumyalayan Formalin, Formik asit, Güve öldüren Naftalin, Roket yakıtı Metanol, Toluen, Radon, Sitrik asit-limon kabuğu-Askorbik asit, Nane yağı, Sedir yağı, karamel yağı,  Zeytinyağı, Badem yağı, Zencefil, Kişniş, Vanilya, Safran, Portakal kabuğu özü, havuç özü, Tarçın aroması, Mentol, Çaydaki maddeler, Kahvedeki maddeler, Kakao, Tuz, Şeker, Kabartma tozu(Tuvaletleri temizlediğimiz Sülfürik asit, Sirke kokulu asetik asit ve de Nikotin.
  •   Nikotin; Esrar,  Marihuana gibi tehlikelidir. Bağımlılık yapar. Bu bilgilerden sonra kararı içenlere / içmeyenlere bırakıyoruz…
Sağlıklı ve dingin bir yaşam dileği ile...
                                                  
  *  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ve de Toplum Hekimi Uzmanı

   Türk Kalp Vakfı Yeni Yüz Yıl Üniversitesi Öğretim Üyesi







21 Mayıs 2014 Çarşamba

İĞDE ÇİÇEKLERİNİN KOKUSUNU ÖZLÜYORUM


 

Ne zaman yollara düşse, elindeki kalem yalnız bırakmıyor, duygularını mutlaka çizgili defterleri ile paylaşmasını istiyordu. İyi ki de istiyordu. Yoksa şimdiki kendisi olabilir miydi? Bu kez de iğde çiçeklerinin büyülü kokusu yayılıyor vazgeçemediği hayal evrenine. Dikeni batmıyor, gerçek yaşamındaki dingin yüreğini kanatmıyordu ama sarıçiçeklerle büyüleniyordu. Öğrencilik günlerinde olduğu gibi, güzel anıları yanı başındaydı ve gülümsüyorlardı sessizce…

Yıl 1981…Haziran’ın ilk günleri, baharın bitimini izleyen o günlerde, doğa öylesine büyüleyiciydi ki… Bir haftadır Ankara’daydı. Önemli bir toplantıya katılmak için geldiği kent değişmişti sanki. Onun yaşadığı günlerde, yürüdüğü yollarda gölgelenen ağaçlar büyümüştü, rengârenk, çok katlı, yeni evler süslüyordu Başkentin bir zamanlar yemyeşil olan, sulağında leyleklerin boy gösterdiği uçsuz bucaksız kırsalını. Hafta sonu için ailesinin yanına dönüyor, hafta başında yeniden dönmek için yola koyuluyordu. O gün İstanbul’daki evine dönmek için hava alanı yolundaydı. Uçağı akşam saatlerinde kalkacaktı. Onu yolcu etmek için gelmek isteyen, yıllardır görmediği, toplantıda karşılaştığı, eskimeyen bir dostu, sınıf arkadaşının isteğini geri çeviremedi ister istemez. Arkadaşı, o güne kadar görmediği, yol üzerindeki çubuk barajını ona göstermekte kararlı idi. İlk kez Çubuk Barajının iğde ağaçları ile süslenmiş patikadan yolunda yürüyorlardı. Belleklerine takılı, üniversiteli yıllarının gençlik kokulu duygularını da almışlardı yanlarına sanki. O günlerin heyecanı ile dolu olduklarını biliyorlar ama belli etmiyorlardı birbirlerine. Birbirlerini görmedikleri günlerindeki yaşamları ile ilgili soru sormama konusunda kararlı gibiydiler. Gerçek yaşamları izin vermiyordu bu sorulara besbelli. Eskimeyen, gizemli bir sevdanın esintisine izin vermiyordu şimdiki gerçek yaşamları. Yalnızca sıcacık bir dostluk rüzgârı esiyordu aralarında. Bu rüzgâr bile yetiyordu iğde çiçeklerinin kokusu ile onları eskimeyen eski günlerine götürmek için…

Aydın beyinleri, dingin yürekleri dostluğu öne çıkarıyor, okullu yılların bitimsiz özlemlerini eksiltmeden sunuyordu sanki… Titreyen bir el, sarıçiçekli bir dal koparıyor, kim bilir kaç yıldır o yolları gölgeleyen, bol dikenli iğde ağacından… İç açıcı kokusu ile sarhoş olduğunu belli etmeden, dikkatle uzatıyordu iğde dalını, buruk bir sevgiyle, yorum yapmadan, yitimsiz bir hüzünle… İki insanın geçmişi geri getiren genç bakışları, bir an takılı kalıyordu birbirine… Hepsi o kadar…

Hava harikaydı, duygular yoğundu. Gözlerde hep o sönmeyen-bitimsiz ışık vardı Yol uzun ve aydınlıktı. Gençlik günlerinin doludizgin duyguları bir çift kanadın sesi ile uzaklaşıyordu yanlarından eskilerde olduğu gibi. Uzaktan, bir el veda ediyordu geçmişe, bu güne ve geleceğe, yitimsiz bir sevgi ile... Buğulu bir camın ardından, erişemediği, o yaşanması düşlenmiş ama yaşanmamış geçmişe uzanaraktan... Hüzün dolu gözler, bulutların ötesinden yansıyan güneşin ışıklarıyla, Başkentin tepelerinden iki insanın yüreğine ve beynine bir kez daha yerleşiyordu kimseye görünmeden, sessizce... Yaşam gerçekti, yadsınamazdı…


Özlüyorum

İğde çiçeklerinin kokusu hep gönlümde
                                Her zaman seyrettiğim yolları özlüyorum
Eskimiş sokaklarda eskimemiş duygular
                       Baharın sıcaklığı sihirli bakışlarda
Anıları yaşatan başkenti özlüyorum.

Oya gibi işlenmiş günleri özlüyorum
                       Gözlerime yerleşmiş gözleri özlüyorum
İçimde filizlenen bahar çiçeklerini
                      Göç yollarından dönen kuşları özlüyorum.
                                        
 O köydeki pınarı su içtiğim tasları
                 Özgürlüğü kısıtsız koşan doruk atları
Bana beni anlatan gerçekleri yaşatan
                      Düşlerde sakladığım öz beni özlüyorum.

  • Günlük-Başkent Notları-Haziran 1981- Çubuk Barajı-

İNSANLAR VARDIR

İnsanlar vardır, düşle karışık sevdalarını doludizgin yaşarlar, aşklarını saman yolundaki yıldızlara gülerek anlatırlar. Ekmeklerine emeklerini, emeklerine sevgilerini ustaca katarlar. Doğru bilgilerini ayırımsız paylaşırlar. Gündüz güneş olur ışırlar, gece yıldız olur parlarlar. İşte onlar dingin yaşamı yakalarlar, bilgece davranırlar, insanca yaşarlar ve de yaşatırlar. Bu duygu ve düşünce, pek çoğumuzun yaptığı ya da yapmayı düşündüğü yaşam evrenimizin belki de üzerinde durulmadan geçiştirilen, yazıya dökülmeyen bir yaşamsal kesiti değil mi?

İnsanlar vardır, kendilerini Tanrı sanırlar, kasıldıkça kasılırlar, küçük dağları yarattıklarını sanırlar. Dostluk, arkadaşlık, iyilik, doğruluk sözcükleri yoktur sözlüklerinde. Güzellikleri paylaşmayı bilmezler, güzel düşünmezler. Nalıncı keseri gibi her şeyi kendilerine yontarlar. Acımasızdırlar. Dost görünüşlerinin altında yatan gerçekleri anlamakta çoğu kez geç kalırız.  “Keşke seni tanımasaydık” deriz kendi kendimize, kimseye belli etmeyiz bu duygu ve düşüncelerimizi, utandığımız için. “Onların fırlatıp çok uzaklara atmamız gereken pis kokulu, niteliksiz davranışlarını ve o davranışların yitimsiz kahramanlarını! ayakta alkışlayarak teşekkür mü edelim, bize çevremizi çok daha iyi görmemizde destek oldukları, yol gösterdikleri için” sorusunu sorarız kendimize, bazı zamanlarda, yanıtı zor da olsa… Kanımca; bu ve benzer soruları sormak kadar yanıtlamak da çok zor, hatta olanaksız gibi…   

Yıllarca sessiz kalan gözlemlerimizin sonucunda yakalayabildiğimiz pis kokulu konuşmalar, dostluktan uzak gerçek olmayan gülümseyişler, sırıtkanlıklar, el etek öpen niteliksiz davranışlar bir gün gelir günlüğümüzden gün ışığına çıkabilir. Kalemimiz ve çizgili defterimiz hüzünle titrer bütün bunları aralarında paylaşırken… Tanımladığımız bu insanlarla, bize topluma yarar yerine zarar veren / kendilerini tanrı zanneden insanlarla, ilgili düşüncelerimizi yazmamızın gerekli olduğunu da düşünürüz. Bu insanlar, yazılarımız için esin kaynağımız oldukları için, kendilerini “mitolojik kahraman” olarak da görebilirler.  “Onlara bu şansı versek mi?” diye de düşünebiliriz… Zor olsa da böyle düşünmekten kendimizi alamayız, özellikle de haksızlıklarla karşılaştığımızda, kendimize kızgın olduğumuz zamanlarda…

İyi ki Yazar Rampa’nın “ Üçüncü Göz “ yapıtında da anlattığı Üçüncü Gözümüzle / İç gözümüzle algılayabilmişiz / tanıyabilmişiz çevremizde dolaşan, bizi yönetmeye çalışan, böyle insanları. Onların maskelerinin ardındaki gerçek yüzlerini gördükten, kokuşmuş ruhları için her gün sürdükleri insanların dışkılarından hazırlanmış( Süskind’in Koku isimli yapıtı) Fransız parfümleri ile pis kokularını baskılamak için ellerinden ne geliyorsa yaptıklarını gözlemledikten sonra iki gözlerinin bile olmadığını anlayabiliyoruz yazık ki. Onların ve onlara benzeyenlerin, at gözlüğü takmaya bile gereksinimlerinin olamadığını da görüyoruz. Çünkü kördür onlar, toplumsal, evrensel kördürler. İnsanda var olması gereken görme yetisinden yoksun bir körlüktür bu, asla da düzelmez. En becerikli ve de donanımlı göz hekimleri bile yardım edemez onlara. Genlerindeki ikili sarmallı DNA’larının özünde bozukluk var çünkü. Çevre koşulları, bu bozukluğu bir süre baskılar… Çevresindekiler algılayamaz bu körlüğü… Ama bir gün, kırmızı bir koltuğa oturma fırsatını yakaladıklarında, insanları yönetme yetkilerini ellerine geçirdiklerinde, var olan bozuk genleri ateşlenir, körlükleri hiç ama hiç düzelemez… Ellerindeki değneklerle yürümeyi denerler, yürüyemezler, yere çakılırlar… Evet, yere çakılırlar… Kalkamazlar…


Çıkarcılığın, duyarsızlığın, umarsızlığın kirlettiği kanlarını taşıyan yozlaşmış, bozulmuş, temizlikten yoksun kalmış kan damarlarının yeterince besleyemediği bir göz dibi anatomisi ve fizyolojisi olan görme organından başkaca ne bekleyebiliriz ki. Üstüne üstlük beyin ve de kalplerindeki hücreler de benzer şanssızlıkla bozuk yaratılmış olabilir… Çevrelerini, biz gerçek aydın, dürüst ve de çağdaş insanlar gibi, düşünebilir, duyumsayabilirler, algılayabilir v görebilirler mi? Her zaman olduğu gibi bizi var eden büyük güce, başımızı beyaz bulutların süslediği masmavi, ucu bucağı görülmeyen, gökyüzüne doğru çevirerek teşekkür ediyoruz… Bizi; görmeyi öğrenememiş gözlerle, kirli kanın dolaştığı bir kalp ve kokuşmuş bir beyinle var etmediği için teşekkür etmenin erdemini yakalayarak, sessizce yaşam yolumuzda yürümeyi sürdürüyoruz…İnançla, onurla, mutlulukla…  

15 Mayıs 2014 Perşembe

SİYAH ELMASIN YASI (SOMA'DA ÖLEN KARDEŞLERİMİZİN ANISINA)


Siyah Elmasın Yası 


Bir avuç toprağa gömüldüler 

    kıvrımlı, dar yollarda 
solurken 
solunmaz havayı 

soluk ışıklı 
fenerlerin gölgesinde 
karanlık yaşamlarda 
ekmeklerini didikleyerek 
       arayanlar 

siyah 
ter tanecikli yüzlerde 
ölüm 
soğuk çizgili 

hani doğduklarında 
ışıklı bir odada 
açmışlardı gözlerini 
    çığlık çığlığa 
        umutlu kollarda 
kırmızı kurdele 
bağlanmıştı analarının 
    ak düşmemiş 
ışıkla taranmış saçlarına 

hani aşılanmışlardı 
vereme, kazıklı hummaya 
boğmacaya, kızamığa karşı 
    kliklerinde 

arı 
sütleriydi analarının 
    şimdi onlara 
avut yakan, acı yürekli 
    analarının 

bayramlık giysileri 
renk renkti 
biçim biçimdi 
gülüşleri korkusuzdu 
        çocukluk günlerinde 
gururla şişirdikleri 
        balonlarının solukları 
toprak altındaydı 
şimdi 

tansiyonsuz, şekersiz 
kolesterolsüz yaşamları 
tükenmişti 
toprakla örtülerek 
        apansız 

hani güzeldi 
değerliydi yaşam 
        insan için 
tanrı armağanıydı 
uzun soluklu yaşam 

oysa 
siyah elmasın gölgesinde 
    yenik düştü ölüme 
        maden işçisi 

değerini yitirdi her şey 
ama her şey 
yok oldu tüm umutlar 
        siyahın acımasız gölgesinde 

düşünmeye bile fırsat bulamadan...


Kastamonu ve çevre köylerinde evli ve çocuklu her yüz kadından yaklaşık otuzunda, boynumuzun önünde yer alan tiroit bezimizin çalışmasını olumsuz etkileyen guatr hastalığının olduğu biliniyordu. Bu konuda gazetelerde çıkan yazılarımın ardından, bu sorunun boyutlarını araştırmak için davet edilmiştim, Kastamonu Valiliğince. Bir ay süren ekip çalışmalarımız, sorunun boyutlarını ortaya çıkarmamız için yetmişti. Yeni doğmuş bebeklerde zeka ve büyüme geriliğine de neden olan bozukluk, bölgenin toprağında ve içme suyunda iyot denilen temel bir elementin noksanlığından kaynaklanıyordu. Bu bölge fay hattı üzerindeydi. Bu nedenle buralarda deprem riski yüksekti. Arada bir sallanmaya alışmışlardı. İyot noksanlığının yanı sıra, böbrek taşlarına neden olan yüksek miktarda kalsiyum elementi vardı toprakta ve suda. Dişlerde ve kemiklerde birikerek onlara zarar veren, dişleri geri dönüşümsüz kahverengine boyayan, diş minelerini harap eden, Flor elementinin yüksekliği de dikkat çekiyordu. Bilimsel çalışmalar, yararlı dozda iyot elementinin tuza katıldığı zaman sorunun çözümlendiğini kanıtlamıştı. Nitekim Sağlık Bakanlığı, yemeklik tuzlara uygun dozda iyot katılması doğru kararını bu ve benzer çalışmalardan yola çıkarak almıştı. Oluşturduğu komisyonlarda bizlerin de görüşlerini alıyordu. Son toplantı 1999 depremi öncesinde, haziran ayında Eskişehir’ de olmuştu. O yıl, Fay Hattının aktif olduğu konusunda bilgi de verilmişti.

Bölge kadınlarının boyunlarında, portakal büyüklüğünde, patates yumrularına benzeyen kitleler, rengarenk oyalarla bezenmiş desenli örtülerin altında saklıydı, ancak muayene sırasında ortaya çıkıyordu. Sağaltım olmazsa, günden güne artan, ciddi yakınmalar ve kanser oluşabiliyordu. Kadınlar, döl verme yetilerini kaybedebiliyorlardı. Gözler dışarı fırlayabiliyordu. Kuşkusuz, alın yazısı değildi bütün bunlar ama nedense, bu kocaman kitlelerle yaşamayı sürdürüyordu, başları töresel örtülü, yöre kadınları. Nasılsa renkli örtüler gizliyordu onların bu sırlarını. Gözlerinde ve sözlerinde bu çaresiz ve sessiz çığlığı duyabiliyordum kadın hekim olarak.

Hekimlik çalışmalarım sırasında hizmet verdiğim yerleri gezip, görmek alışkanlık haline gelmişti. Yıllardan beri toplumların kültürel ve töresel davranışlarını öğrenme isteğimden vazgeçmemekle doğru yaptığıma da inanıyorum. Çalışmamıza başlamadan önce bölge ile ilgili yazılı belgeleri topladım. Öncelikle bölgenin jeomorfolojik yapısını, iklimini ve törelerini araştırdım. Öğretmen- Yazar Rıfat ILGAZ’ın Cideli olduğunu biliyordum. Otobüs ile yaptığım yaklaşık 10 saat süren yolculuğum sırasında, yazarın Sarı Yazmalı Kadın romanını ve de yaşam öyküsünü okudum. Cide’ye ulaştığımızda, Onun düşünsel ve ilkesel çizgisinde olan bazı öğretmenlerle birlikte Ilgaz’ın tutuklandığını söyledikleri zaman çok üzüldük. Asistanlarımla birlikte, tanışmak için sabırsızlanıyorduk oysa…

Mayıs’ın sonlarında başlayan çalışmamız gece gündüz çalışmak koşuluyla, Haziran boyunca sürdü. Doğa harikaydı o aylarda, hem dostlarım leylekler de gelmişti. Orman gülleri aşk şarkıları söylüyordu bal arılarına. Taylar, yeşil ovalarda, yavru ördekleri kovalıyordu. Töresel giysileri içinde kadınlar, kapı önlerinde çocukları ile güneşleniyor, yöresel renklerle desenli çoraplar örüyorlar, pazarlarda satıyorlardı. Dokudukları örtüler, başlarındaki değişik anlamları olan, renkli şapkalarına bir başka güzellik katıyordu. Bazı köylerde erkeklerin ellerinde şişler ve renkli iplikler gördüğümde şaşırmadım desem yalan olur. Onlarla sohbet ederken bile ellerindeki örgüleri bırakmıyorlardı. Başlamışlardı işte ve hoşlarına gitmişti örgü örmek…



Fotokare: Hasan KAPLAN

Bölgede taş kömür çıkıyordu. Ocaklar ilkeldi. Bir keresinde maden ocaklarından birine girmeyi düşündüm, asistanlarımla birlikte. Özel giysilerle tünelin kapısına kadar gittim, içeri girmeye çalıştım. Birden tünelin karanlık, kıvrımlı yolunun yıkıldığını düşledim, boğuluyorum zannettim, giremedim içeriye ve geri döndüm. Oysa cesur, gözünü daldan-budaktan sakınmayan biri olarak bilinirdim, hele karanlıktan hiç mi hiç korkmazdım. Yüksek tepelere tırmanmak, mağara kovuklarında yarasaları seyretmek benim sıradan davranışlarımdı. Ağaçların en uç dallarından erik toplar, kuş yuvalarında tüyleri yeni çıkmaya başlamış, uçamayan yavruları, anne kuş gelinceye kadar, seyrederdim. Ama şimdi giremedim kömür ocaklarına, soluyamadım o insanların çalıştığı yerlerdeki onurlu havayı. Onları karanlık dehlizlerde görmeye dayanamadım nedense. Oysa lise yıllarımda, J. CHRONIN’in Pembe Yıllar, Yeşil Yıllar, Şahika romanlarından etkilenmemiş miydim? Onun maden ocaklarındaki hekimliğini kıskanmamış mıydım? Onun gibi maden ocaklarında çalışan bir hekim olmayı, ardından üniversitede bilimsel çalışmalar yapmayı hayal etmemiş miydim? Nerelerdeydi o kurgusal yaşam sevincim?

Bir avuç toprağa gömüldüler / kıvrımlı, dar yollarda solurken havayı / soluk ışıklı fenerlerin gölgesinde / karanlık yaşamlarda/ ekmeklerini didikleyerek arayanlar / Siyah ter tanecikli yüzlerde / ölüm, soğuk çizgili…

Evet korkmuştum, ürkmüştüm, kaçmıştım, girememiştim kömür ocaklarına. Ellerime, yüzüme, gözlerimin içine kömür tozlarının bulaşmasına izin vermemiştim bencilce bir davranışla. Sonraları o bölgelerde akciğer hastalıkları ile ilgili bir araştırma yapmayı planladığımda; “o gün kaçtın ama bugün kaçamıyorsun bilimsel çalışmadan” diye düşünmeden edemedim. Hizmetsel-bilimsel yazgı bu demekti kanımca. Toprak altında çalışan işçilerde akciğerlere zarar veren hastalık-bozukluk aramıştım. Çok sayıda işçiye tetanos aşısını kendim yapmıştım ama yine ocaklara girememiştim bu çalışma süresince de. Bir gün bir gazetenin ilk sayfasında, yıllar önce giremediğim o kömür ocağının çöktüğü haberi ile sarsıldım... Akciğer filmlerini çektiğim, tetanos aşılarını yaptığım, birlikte çay içip, kahkahalı sohbetler ettiğim insanlar göçük altında kalmıştı. Kömür çıkardıkları kuyulara inemediğim için kendimle alay ederek güldürdüğüm, o insanları, dostlarımı kaybetmiştim. Toprak altında solukları tükenmişti. O gün ağlayamadım belki ama yıllar sonra, bugün, bu satırları yazdığım sayfalar ıslandı, nereden geldiğini bilemediğim damlalarla....

Hani doğduklarında / ışıklı bir odada/ açmışlardı gözlerini / çığlık, çığlığa / umutlu kollarda / kırmızı kurdele bağlanmıştı / analarının ak düşmemiş / ışıkla taranmış saçlarında / hani aşınmışlardı vereme, tetanosa, boğmacaya, kızamığa karşı / bebekliklerinde / ilk aşıları sütleri idi analarının / şimdi onlara ağıt yakan, acı yürekli analarının…

Alın yazısı değildi bu yaşanılanlar. Yazgıları bu olmamalıydı o güzel insanların. Çocuklar öksüz, eşler yalnız kalmamalıydı. Elimden ne gelebilirdi ki benim? İsyanımı sayfalara dökmekten başka ne yapabilirdim onlar için. Toplumsal sorumluluk duygusunun yetmediğini biliyordum, kırmızı koltukta oturup, yetkili olmadıktan sonra. Düşünmekle yetiniyordum olanları. Yaşıyor olduklarını hayal etme yolunu seçtim, adlarını bilemediğim, gülümseyen dudakları çevreleyen kömür tozu serpilmiş yüzlerini unutamadığım dostlarım için...

SAATLİ MAARİF TAKVİMİNİN YAŞAMIMDAKİ ÖNEMİ,

Takvim yapraklarına yazılmış anılar
yaşanılanlar kadar güzeldi, yaşanılmayanlar. 
İnsanı yücelten sevgi, gerçek anlamda. 
Rüzgârla savrulmuş düşünceler/ yalnızlıkta mutluluk. 
Takvim yapraklarında hep o tarih yazılı 
değişmeyen. 
Anılar, yaşanılmasa bile güzeldi, yaşanılanlar kadar…     

04 Mayıs 1983- Kuzguncuk Vapuru 


 17/21 NİSAN 1996 tarihlerinde saatli maarif takviminde çıkan şiirlerim

Evrenin oluşumundaki gizem, hayallerime yerleşmişti çocukluk günlerimde. Yağmurlu günlerde bulutları seyrederdim. Nasıl oluyor da beyaz bulutlar kararıveriyordu bir anda. Gök yüzündeki o ses ve ışıklı değişim nasıl oluyordu? Karlı günlerde de benzer düşüncelerle kıvranır dururdum. Çocuk beynim sorularıma yanıt bulamıyor, çocuk yüreğim korkuyla karışık bir heyecanla titriyordu, düşüncelerimin çemberlendiği saatlerde. Bir güç vardı besbelli, evreni ve evrendekileri var eden. Fırtınada ağaçların devrilmesi içimi acıtırdı. Ağaçlar için göz yaşı dökerdim. Baharlarda açılan çiçeklerle doğardım yeniden. Saatli Maarif Takvimi asılıydı evimizin duvarında. Her sabah ilk işim takvim yapraklarını evire çevire okumak olurdu. O güne kadar bilmediğim pek çok şey yazılıydı takvim yapraklarında. Evrenin değişimi işlenmişti sanki oya gibi her sayfaya. Okurken, içimdeki korku dağılır, sorularım yanıtlanırdı bir anda. Ansiklopedi idi benim için. Onları okuyarak büyüdüm. Şimdiler de bile çok şey öğreniyorum takvim yapraklarından. Ben eskidim yapraklar eskimedi. Eskimeyen dostluklar gibi. İyi ki varsın Saatli Maarif Takvimi. İyi ki ışıklandırıyorsun duvarlarımızı. Toprakla tanışıncaya kadar hep böyle kal. Evreni kucakla ve bizlerle kal. Işık saç insanımıza, aydınlat duvarlarımızı. Seviyoruz seni…

17 Nisan 1996 Saatli Maarif Takvimi arkasındaki şiirim.

Bir deli rüzgar esiyor başımda...
Bir pınar çağlıyor içimde...
Bir şarkı tutturmuşum yeşil dağlara, 
mavi denizlere karşı..
Seni düşünüyorum alacakaranlıkta 
düşlerde.. düşleyerek...
gün ışığında 
hayallerde.. hayal ederek...
dolu dolu
duygularımla
yaşıyorum yine..
Nedir bu karmaşa 
soruyorum kendime..
aşık mı oldun ne..

21 Nisan 1996 Saatli Maarif Takvimi arkasındaki şiirim.

Ben her baharda aşık olurum..
Gönlümde çiçekler açar renk renk..
Gözlerimde parlaklığı vardır yıldızların.
Güneşim sıcaklığı avuçlarımda..
Damarlarımda alev alev kanım.
Ben her bahar aşık olurum
Takılırım doğanın çılgın düzenine
delicesine.. 

4 Mayıs 2014 Pazar

ÖZEL BİR ANIM

Yıldız Tümerdem

Benim için Özel Anı

Bu gün doğmuşum… Kömür sobasının ısıttığı iki katlı, ahşap, otantik bir Diyarbakır evinde... Yüksek taş duvarların çevrelediği ayvan denilen avludaki odalardan birinde, diplomalı bir ebenin ellerine doğmuşum akşam ezanı okunurken… Kent surlarının dışarı açılan kapılarından Mardin Kapıda Cemil Paşaların Selamlığı olarak bilinen bu evin taşla kaplı, topraksız bahçesinin ortasında, yazın fıskiyesinden buz gibi suların yaşamı serinleten havuzunda karpuzların keyifle yüzdüğü günleri görmek için doğmuşum, ama henüz altı aylıkken çığlık çığlığa terk etmişim bu yerleri istemeden… O kocaman kıpkırmızı karpuzları ardımda bırakarak…

Çocukluk yıllarımda, doğduğum yerleri düşlerdim hep… Okullu yıllarımda Türkiye haritasında gözlerimle okşardım doğduğum kenti... Yürek çarpıntısı ile bir hoş olurdum… Oraları görme hayali ile büyüdüm bir bakıma… Sorular soruyordum aileme bıkmadan usanmadan… Diyarbakırlıyım diyen herkese ama herkese kucak açıyordum sımsıcak duygularla… 
 
Yıllar sonra doğduğum kenti ve evi görme şansını yakaladığımda çiçeği burnunda bir hekimdim… Ankara- Hacettepe Çocuk Hastanesinde Çocuk Hekimi olma sevdası ile çalıştığım günlerden bir gün, Hocamız Prof. Dr. İhsan Doğramacı Diyarbakır-Bismil ilçesinde, uyarılara karşın, tohum için verilen buğdaylardan ekmek yapan ailelerde görülen bir hastalıkla ilgili bir çalışma başlatıldığını, sıra ile bu çalışmalara katılacağımızı söylediğinde heyecanlanmıştım… Çekilen kurada, ilk giden ekipte olmanın şansını yakaladım… Bu bir mucize idi… Tanrı beni ödüllendirmişti… Doğduğum yerlere hekimlik hizmeti verecektim… Daha ne isteyebilirdim ki…

Çok etkilendim doğduğum evi ilk gördüğümde… Sevdaya benzeyen o duyguyu şimdi bile duyuyorum o günleri andığımda… Salıncakta sallanmam için taş duvarlara çakılı kancalı çiviler “hoş geldin” diyordu bana... Oralarda yüzbaşı olarak görev yapmış babam gururla gülümsüyordu kızına, beyaz bulutlar arasından… Hekim olduğumu görememişti… Tıbbiyenin son sınıfında iken yaşama veda etmişti… İşte oradaydı, kurduğu salıncakta sallıyordu beni o günlerdeki gibi, sevgi ile…“Sen bu evde doğdun, ilk resmini çeken de Foto Dalyan’dı.” diyerek kundaklı, takkeli doğum resmimi göstermişlerdi… Diyarbakır’ın bilinen ailelerinden olan Cemil Paşanın yakınları… Fotoğrafımı çeken Foto Dalyan’ın Cumhuriyetimizin 10. yılında Diyarbakır’a gelen Atamızın fotoğraflarını da çekmiş olduğunu öğrendim, bana babamın imzaladığı fotoğrafı getiren, aile dostumuzdan... Mevlana’nın öldüğü gün olan 17 Aralıkta, öldüğü saatte doğmamın bir rastlantı olduğu gibi bu da bir rastlantı mı idi? Bu soruyu yanıtlayamıyordum… Hala da öyle…

Cumhuriyetimizin Onuncu yılındaki fotoğrafları, Mardin Kapıda Atamızın konutu olan Pamuk Köşkün duvarlarında gördüğüm anının heyecanı anlatılmaz… Atamızı koruyan jandarma birliğinde görevli olan babam fotoğraflarda, Atatürk ve yol arkadaşlarının hemen arkasında duruyordu.  Onu evdeki fotoğraflarındaki görünümü ile tanımanın gururu ile gözlerim doldu... İki yıl önce Diyarbakır’a bir toplantı için gittiğimde, o resimlerin çoğunun ıslanmış olduğunu öğrendim… Duvarlar Mustafa Kemal Atatürk ve Arkadaşlarından yoksun, öksüz kalmıştı, sanki... Gözlerimden sessizce inen yaşları silmedim bile… Çok ama çok duygulandım… Üzüntüm duygularımla sarmaş dolaştı… Yazık çok yazık olmuş, umarım benzerlerini bulup duvarlarda yeniden bizlerle buluşmalarını sağlarlar diye düşündüm, Dicle nehrinin suladığı, Mardine doğru uzanan uçsuz bucaksız toprakları seyrederken… Beyaz güvercinler toprak damlardan dünyanın en uzun ikinci surunun kutsal duvarlarına doğru süzülerek gözden kaybolurken hüzünlü duygularımı taşıyorlardı… Duygularım dize oldu, kurşun kalemimden çizgili defterimin sayfalarına sığındı, gün ışığına çıkacağı günü bekleyerekten…

          Ben Buyum İşte

Nasıl yaşadım bilmem o büyülü anları
Bir bulut muydu geçen yaşam topraklarımdan
Yağmur damlası mıydı yüreğimi ıslatan
Yoksa anılarım mı geçmişte yaşanmayan

Nasıl dolaştım bilmem sevgimin evreninde
Kanatlarım mı vardı yoksa gizemli bir güç
Güneş miydi sıcacık gülüşüyle seslenen
Yoksa düşlerim miydi bana aşkı getiren

Nasıl değiştim böyle yılları eskitmeden
Kitaplar mıydı beni bunca yıl eskitmeyen
İlkelerim mi oldu ömrümce değişmeyen
Barıştan yana olan bu halimi sevdim ben.
                                                   Yıldız TÜMERDEM
                         

Çizgili Defterimden- 17 Aralık 2002 Ankara –İstanbul yolculuğu  


Değişen Duygular

Ne özü değişti kalemin 
             Ne sayfası koptu

Çizgili defterimin
               Belki ucu eskidi kalemimin

Belki rengi sarardı o defterin
                         Değişen duygulardı

Bir de dünde kalan yaşamım
               Sevgi hiç değişmedi
Hep anılarda kaldı

Solan kırmızı güldü
                 Dikeni kanatmayan

Değişen o yıllardı
                Düşlenen sevgilerdi

Hepsi dünümde kaldı
                         Hepsini yıllar aldı

Koyu renkler hep değişti
                          Geriye bembeyaz sayfalar kaldı.


                                                Yıldız Tümerdem