15 Temmuz 2014 Salı

SİGARA

Prof. Dr. Yıldız Tümerdem:

 Dünyada ilk ölüm nedeni SİGARA; içinde neler yok ki



Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Uluslar arası Çocuk Fonu(UNİCEF) tarafından yapılan çalışmalar sonucunda, dünyada ilk 10 ölüm nedenleri arasında “ Tütün ve Tütün Ürünleri ” ilk sıradadır. Onu izleyen hastalık ve bozukluklardan; kalp- damar hastalıkları, değişik türde kanserler, özellikle de akciğer kanserleri. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar- HIV /AİDS, madde bağımlılığı, değişik kazalar, terör olayları ve beslenme bozukluklarının nedenleri arasında da “Sigara- Alkol- Madde”  üçlüsünü düşünmeden edebilir miyiz? Elbette edemeyiz. Gelin yeni bir yüzyılda, anne karnından başlayarak insanın sağlıklı ve mutlu yaşamını tehdit ettiği bilinen sigarayı sorgulayalım…                                                               


                                                                         
             Bilindiği gibi SİGARA, tütünün özel kâğıtlara sarılmış biçimidir. Yaşamımızda bağımlılık sigara ile başlamaktadır. Sonra bira ile başlayan alkollü içecekler ve uçucu uyuşturucu ile başlayan değişik maddelerin denenmesi sonucunda gelişen madde bağımlılığı. Toplumda; “Uyuşturucu Bağımlılığı” olarak bilinen bağımlılık, artık ilköğrenim yaşındaki çocuklarımız bile tehdit edici boyutlara ulaşmıştır. Sokağa itilmiş 10 yaşındaki çocuklarımın sayıları gittikçe artıyor. Okullarda yaptığımız çalışmalar ve konuşmalarımız sırasında bu acı gerçeği bire bir yaşıyoruz. Sigara ile başlayan yanlış yaşam ile Bedensel- Akılsal / Ruhsal ve Sosyal / Toplumsal Sağlığımızı yitiriyoruz. Hızla yok oluyor dünyamız ve güzel insanlarımız… 

Dünya sağlık Örgütü’ne göre; dünya genelinde yaklaşık 4,9 milyon insan sigaradan kaynaklanan hastalık ve bozukluklardan yaşamlarını yitirmektedir. Önlem alınmazsa 20 yılda bu sayı 10 milyona ulaşacaktır. Bu sayının yaklaşık(% 70’i), yani 7 milyonu, gelişmekte olan ülkelerde olacaktır. Dünyada her 4–5 saniyede 1 insan sigara bağımlılığı nedeniyle ölmektedir. Türkiye’de ise her yıl 100 binden fazla insan da benzer nedenlerle yaşamını yitirmektedir. Bir o kadarı hatta daha fazlası da hastalıklarla savaşmaktadır. Savaş insana mutluluk getirebilir mi? Önlem alınmazsa Ülkemizde de, 20 yıl içinde bu sayı, bu gidişle, 250 bine, belki de 300 bine ulaşacaktır. Yapılan çalışmalardan yola çıkılarak dile getirilen bu değerler ürkütücüdür… Elimizdeki veriler; Ülkemizde tütün üretimimiz, günden güne artan dışa bağımlılığımız nedeniyle can çekişmektedir. Çiftçimiz ve işçimiz ekonomik olarak çöküş yaşamaktadır. Buna karşın, son 20 yılda Türkiye’de sigara tüketimi yaklaşık  % 80 oranında artmıştır. Bu süre içinde, bir anlamda dünyayı tütün ile tanıştıran, İngiltere Kraliçesinin bahçesine tütün bile ektirten Amerika’da sigara kullanımı gittikçe azalmaktadır. Tüketim oranı yaklaşık   %30 azalmıştır. Yanan bir sigara’nın içinde şimdilik bilinen 4 bin madde vardır. Bunların arasında, tütün bitkisinin tarlada korunması için kullanılan kimyasal maddeler de yer almaktadır. Böcekleri yok eden bu maddeler, elbette insan için de zararlı olacaktır. Tütün ve Tütün Ürünlerindeki maddelerden bazıları;
  • Tütünde Aromatik Hidrokarbonlar var. Akciğer kanserinin % 90 nedenidir. Yavaş ve sinsi olarak kanseri tetikler.
  • Yanma ürünü olan dumanda; Egzoz gazları var. Arabamız çalışırken arka borudan çıkan gazlar. Öncelikli olarak  karbon monoksit ve karbon dioksit çıkıyor..
  • Sigara yanınca katran ortaya çıkıyor. Filtreyi kokladığımız zamanki koku. Asfaltları kaplayan katran… Katran hücreleri bozuyor, hücrelerin hızlı üremesi sonucunda değişik kanserler ortaya çıkıyor.
  • İdam gazı(hidrojen siyanid), Çakmak gazı (Bütan), Ojemizi temizlediğimiz Aseton,
  • Cinayetler için kullanılan Arsenik, Sinek öldürücüleri Arı sokunca kullandığımız Amonyak, kalsiyum karbonat) vb. maddeler.
  • Mumyalayan Formalin, Formik asit, Güve öldüren Naftalin, Roket yakıtı Metanol, Toluen, Radon, Sitrik asit-limon kabuğu-Askorbik asit, Nane yağı, Sedir yağı, karamel yağı,  Zeytinyağı, Badem yağı, Zencefil, Kişniş, Vanilya, Safran, Portakal kabuğu özü, havuç özü, Tarçın aroması, Mentol, Çaydaki maddeler, Kahvedeki maddeler, Kakao, Tuz, Şeker, Kabartma tozu(Tuvaletleri temizlediğimiz Sülfürik asit, Sirke kokulu asetik asit ve de Nikotin.
  •   Nikotin; Esrar,  Marihuana gibi tehlikelidir. Bağımlılık yapar. Bu bilgilerden sonra kararı içenlere / içmeyenlere bırakıyoruz…
Sağlıklı ve dingin bir yaşam dileği ile...
                                                  
  *  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ve de Toplum Hekimi Uzmanı

   Türk Kalp Vakfı Yeni Yüz Yıl Üniversitesi Öğretim Üyesi







10 Temmuz 2014 Perşembe

ÇOCUK KALDIM HEP

Yıldız Tümerdem
Çocuk Kaldım Hep

Karıncalarla paylaştım
Benim olan yaşam günlerimi
Dur durak bilmeyen
Çalışma sevincimle
   
 Kucak açtım sığırcıklara
 Serçelere, güvercinlere
 Sımsıcak, güçlü ellerimle

Sevda kokulu türküler söyledim
Duygu yüklü
 Çocuk kalmış yüreğimle
Anadolumun
Sıralanmış dağlarından 
Uçsuz bucaksız
Yemyeşil ovalarından
Yankılansın diye

El salladım ayrılıklarda
Dostlarım leyleklere
Göç yollarından dönerken
Hüznün gizlendiği sevgiyle               

Seslendim arkalarından  
Ön baharlarda dönün  
Bekleyeceğim özlemle
Paylaştım
Bilinmeyen yalnızlığı
Eylül akşamlarında, hüzünle
 
Güneşin son ışıklarında
Alevlenmiş aşkları gizleyen
Pembe, beyaz bulutlarla
Kucaklaştım
Sessizce... Sessizce

*Esin Kaynağım; Günlüğüm-15 Ağustos-Leyleklerin dönüşü- Bayramoğlu

UMUDUN KANATLARI ALTINDA

Yıldız Tümerdem
  Umudun Kanatları Altında


         Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Nutuk’u hazırlarken, çocukluk ve gençlik yıllarında öğrendiği eski Türkçe ile notlar almıştır. Yılların alışkanlığıdır elbette… Ama eserini o günün Türkçe’ si ile değerlendirmiştir… Her zaman olduğu gibi, konuşmalarını o günün sözcükleri ile Türkçe yapmıştır… Cumhuriyetimizin ilanından sonra topraklarımızda kullanılması yasal olarak kabul edilen dil, Ana dilimiz, Ana-Ata Toprağımızın Dili Türkçedir… Bizim dilimizdir Türkçe… Atalarımızın, Özümüzün Dilidir… Atamızın, her sözcüğünü dikkatli bir biçimde düşünerek kurduğu tümcelerden oluşan bu değerli yapıtını, 15- 20 Ekim 1927 tarihleri arasında 6 gün süre ile Büyük Millet Meclisinde okuyarak, irdeleme ortamında bir karar almıştır. Nutuk’un son bölümünü Ulusal Birliği koruyacak olan gençliğe, Türk Gençliğine armağan etmiştir. Bu çok değerli bir bırakıttır. 87 yıldır okundukça değeri artan bir bırakıt... Nutuk’un son bölümünde Büyük Millet Meclisinde, o günün Türkçe’si ile; “Muhterem Efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı beyanatım, en nihayet, mazi olmuş bir devrin hikâyesidir. Bunda, milletim için ve müstakbel evlatlarımız için dikkat ve teyakkuzu davet edebilecek bazı noktalar tebarüz ettirebilmiş isem, kendimi bahtiyar addedeceğim… Bu gün vasıl olduğumuz netice, asırlardan beri çekilen milli musibetlerin intibahı ve aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir. Bu neticeyi Türk gençliğine emanet ediyorum.”söylemi, gerçeğin tüm açıklığı ile anlatımı değildir de nedir?

        Evet! Böyle konuşmuştu Mustafa Kemal Atatürk Ana-Ata toprağımızın vazgeçilmez dili Türkçe ile konuşmuştu… Gençlik Söylevini de o günün Türkçe’si ile 20 Ekim 1927 tarihinde yapmıştı; “ Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dâhili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.
Ey Türk istikbalinin evladı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklalini ve Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur.”

          On yılları geride bırakmış bizler, bu söylemi ancak, günümüzün Türkçesi ile anlayabiliyoruz… Öncümüz olan Atamız bu gün aramızda olsa idi, 87 yıl önce kullandığı sözcüklerden vazgeçer, bu günkü, bizim kullanmaya özen gösterdiğimiz Türkçemizi kullanırdı söyleminde… Hala genç kalmış, yılların eskitemediği, Atamızın ilkelerini ve devrimlerini her zaman savunan bizlere-gençlere şöyle seslenirdi;
“Ey Türk Gençliği; İlk Görevin; Türk Bağımsızlığını, Türk Cumhuriyet’ ini sonsuza dek korumak ve savunmaktır…Var oluşunun ve geleceğinin tek temeli budur.. Bu temel, senin en değerli kaynağındır… Gelecekte de, seni bu kaynaktan yoksun etmek isteyecek, iç ve dış kötüler olacaktır…  Bir gün, Bağımsızlığını ve Cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan, göreve koşmak için, içinde bulunacağın ortamın olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin… Bu Olanak ve Koşullar çok elverişsiz olabilir. Bağımsızlığını ve Cumhuriyeti’ni yok etmeyi amaçlayan düşmanlar, bütün dünyada eşi görülmemiş bir yenginin temsilcisi olabilirler… Zorla ya da yanıltarak, üstün tuttuğun yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün gemilikleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine eylemli olarak girilmiş olabilir… Bütün bu koşullardan daha acı ve daha korkunç olmak üzere, ülke yönetiminde bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık ve de ihanet içinde bulunabilirler… Üstelik yönetim başında bulunanlar, kişisel çıkarlarını, ülkeye yayılan düşmanların siyasal erekleriyle birleştirebilirler… Ulus, yoksulluk ve darlık içinde yıkık ve bitkin düşmüş olabilir…
Ey Türk geleceğinin genç kuşağı! İşte; bu ortam ve koşullarda bile görevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyeti’ni kurtarmaktır… Gereksindiğin güç, damarlarındaki soylu kanda bulunmaktadır.

           23 Nisanlarda çocuklarımız için kutladığımız bayramları artık dünya çocuklarıyla birlikte kutluyoruz. Bizler; 19 Mayıslarda, 30 Ağustoslarda, 29 Ekimlerde Ulusal Birliğimizin / Özgürlüğümüzün / Laik Cumhuriyetimizin yitimsiz ve bitimsiz günlerini, aydın ve ilkeli insanlar olarak kutluyoruz, gururla ve de içtenlikle… Dünyanın hangi Ülkesinde, Çocuk ve Gençliğin bayramı kutlanır?” sorusunun “hiçbir yerde” olan yanıtı, Atamızın yüceliğini anlatmıyor mu? Bu yüceliği görmezden gelmek olası mı? Çocukluğumda ve gençlik yıllarımda, Türkçe konuşarak, yazarak, okuyarak büyüdüm ve geliştim… O yıllarda kelime, cümle, mesela vb. kullandıklarım, on yıllardır; sözcük, tümce, olasılık, örneğin olarak değiştirdim… Çünkü dilimi zaman içinde, okudukça, yazdıkça daha iyi öğrendim… Değiştim ama gelişerek değiştim… On yıllardır, Kutsal Anadolu topraklarımızı, bir uçtan ötekine, hekim ve eğitici olarak dolaştığımda, gözlemlediğim görüntüler ve dinlediğim konuşmalardan mutsuz oluyorum, içim yanıyor… Dilim / Kutsal Anadolu Topraklarımız ve bu topraklarda özgürlüğü avuçlarının içinde doğmuş /büyümüş ve de doğacak / büyüyecek olanların, gelecekleri için / geleceğimiz için kahroluyorum… Evreni var eden büyük güce sığınıyorum umudun kanatları altında, her zaman olduğu gibi… 

YİTİMSİZ ÇOCUKLUK GÜNLERİ

Yıldız Tümerdem

Yitimsiz Çocukluk Günleri

 “Geçmişini unutanların
Mutlu geleceği olamaz.”


Çocukluğum Başkentin, şirin bir semti olan Hacettepe’de geçti. Evimizin karşısında, yemyeşil, rengârenk çiçeklerle bezeli, içinde büyüklü küçüklü havuzların ve su kanalların bulunduğu güzelden öte güzel bir park vardı. Mahallemizin havası kadar çeşmelerinden akan suları da tertemizdi. Avuçlarımıza doldurduğumuz suyu korkusuzca içer, yüzümüzü yıkar, birbirimizle “su serpme oyunu oynardık. Neşeli kahkahalarımız, gök kuşaklı su damlacıkları ile yayılırdı çevremize. Yerlerde çöp göremezdiniz. Sokaklarımızdaki çöp tenekelerimiz, bir sanatçının fırçasından çıkmış gibiydi. Tertemizdi evlerimizin önleri. Herkes kendi evinin önünü kendi süpürür, kendi temizlerdi. Çocuklar sokağa tükürmez, çöp atmazdı. Sigara izmaritleri dans etmezdi kaldırımlarda. Çöp ve sigara kokusu yayılmazdı çevreye. Tek sözcükle; sokaklarımız ve mahallemiz tertemizdi, yüreğimiz, beynimiz, ilkelerimiz gibi...

Annelerimizi, babalarımızı, komşularımızı, öğretmenlerimizi, hekimlerimizi, hemşirelerimizi, ebelerimizi çağdaş giysiler içinde görürdük. Anadolu kadının töresel giysisinin dışında, farklı bir giyim kuşama rastlanmazdı, sokaklarımızda. İlkokullu yıllarımızda erkek arkadaşlarımızla birlikte gidip gelirdik okulumuza. Oyunlarımızı da birlikte oynardık okul bahçelerimizde, sokaklarımızda. Suyumuzu sokak çeşmelerimizden doldururduk. Evlerimiz güle oynaya taşırdık testilerimizi. Testilerimiz pişmiş topraktandı. Çok hoşumuza giderdi sutaşıma görevini üstlenmek. Gururlanırdık yardım ettiğimiz için annelerimize, ailelerimize. Naylon, plastik nedir bilmezdik. Sazlardan yapılmış sepetlerle, naylon olmayan filelerle, bezde torbalarla giderdik çarşıya pazara. Sütçü, yoğurtçu, bozacı kapımızın önünden geçerdi, unutamadığımız şarkılı söylemleri ile ürünlerini tanıtırlardı, keyifle. Domates biber patlıcan, patates, soğan, sarımsak, kavun karpuz vb. sebze ve meyveler, evimizin kapısına kadar gelirdi el arabaları ile. Evlerimizin bahçelerinde tahtadan yapılmış tavuk kümeslerimiz vardı. Sabahları gün doğarken, horozlarımızın öterek bizi uyandırmalarını heyecanla beklerdik. Sıcacık, taptaze yumurtaları folluktan kendimiz alırdık. Horozların, tavukların yanı sıra hindiler, kazlar, ördekler de dolaşırdı sokaklarımızın aralarında. Onları kovalarken çok ama çok eğlenirdik. Hayvanlara taş atmaz, eziyet etmezdik. Oyuncak bebeklerimizi, tel arabalarımızı, kızaklarımızı bile kendimiz yapardık… Seksek oynardık, çember çevirirdik arkadaşlarımızla. Bütün bunlar çağdaş yaşamın vazgeçilmezleriydi. Bizi biz yapan doğru alışkanlıklarımızdı…

Kapılarımızın önünde kitap okurduk arkadaşlarımızla birlikte. Kitaplarımızı, Halk Evleri Kütüphanelerinden, bize özgü kartlarımızla ücretsiz alır, günü geldiğinde de geri götürürdük. Hikâye ve roman okuma ve okuduklarımızı birbirimizle paylaşma tutkumuz o günlerde başlamıştı. Paranın değerini bilirdik. Savurgan değildik. Yerli Malı Haftalarımızı kutlardık. Sümerbank’tan alınırdı giysilerimizin kumaşları. Evlerde dikilirdi, Singer Marka dikiş makineleri ile. Mustafa Kemal Atatürk’ün İş Bankası kumbaralarımız vardı. Harçlıklarımızdan arta kalanları kumbaralarımızda biriktirirdik. Kumbaralarımıza para atmak için yarışırdık kardeşlerimizle, arkadaşlarımızla…

Çoğumuzun anne ve babaları devlet memuru idi. Ya öğretmen ya subay ya hâkim ya da mimar-mühendistiler. Ne özel arabalarımız vardı ne de bizim olan evlerimiz. Kiralık evlerde oturuyorduk. Evlerimiz iki katlı, bahçe içinde, ahşap ve taştandı. Soba ile ısınırdık kış boyunca. Kışın odalarımızın kapılarına rengârenk desenli, el dokuması kilimler asardık sıcaklık dışarı çıkmasın, fazla kömür yakmayalım diye. Soba borularımızı sıklıkla temizlerdik. Gaz ocaklarında, maltızlarda, töresel kuzinelerde pişerdi yemeklerimiz. Komşularımızın bahçelerinde toprak fırınlar vardı. Annelerimiz börek, kurabiye yaptığında, ya ekmek üreten fırınlara götürülürdü pişirilmesi için, ya da komşularımızın toprak fırınlarına. Komşuların birbirlerine destek olması, insancıl davranışların görülmeye değer bir örneği idi. Köz ateşli mangallarda kahve cezveli ve çaydanlıklı sohbetler olurdu misafir odalarımızda, sofalarımızda. Mutfaklarımızda buzdolapları yoktu. Tel dolaplarımızda saklanırdı yiyeceklerimiz. Taze tüketirdik yiyeceklerimizi. Ellerimizle toplardık sebzelerimizi, meyvelerimizi yakınımızdaki bahçelerden, bağlardan. Çamaşırlarımız elde yıkanırdı. Bahçelerimizde, balkonlarımızda, iplere asılarak kurutulurdu. Kışın buz tutan çamaşırları seyrederkenki mutluluk anlatılmaz, yaşanır. Dışardan görülmemesi için iç çamaşırlarımızı çarşaflarımızın, yastık kılıflarımızın arkasına asardık…

Tek tuşlu radyolarımız vardı bizi eğlendiren, bilgilendiren. Öyküler dinleyerek büyüdük, geliştik, değiştik. Ankara Radyosu, Çocuk Saatlerinde, çocuk şarkıları öğretirdi. Şimdilerde, çocukluğumuzda dinlediğimiz öyküleri, şarkıları, çocuklarımız ve torunlarımıza öğretirken, o günlere dönmenin buruk mutluluğunu anı ve öykülerimizin eşliğinde yeniden yaşıyoruz, yenicesine. Pikaplarımız, Gramofonlarımız, Sahibinin Sesi yazılı minik plaklarımızdan, değişik makamlarda, Klasik Türk Musikisi dinleyerek büyüdüğümüz günlere dönebilmemiz olası değil, kuşkusuz. Ama anılarımızın en güzel köşelerinde duruyorlar taptaze ve de dipdiri… O günlerimizi anımsadıkça da mutlu oluyoruz…

Yaz tatilimizi, çoğumuz, sokaklarımızda arkadaşlarımızla güle oynaya geçirirdik. Kavga etmeyi bilmezdik. Birbirimize kötülük yapmayı öğretmemişlerdi. Kıskanç değildik, paylaşımcıydık. İnançlıydık. Aydınlık Gelecek için umutluyduk. Mustafa Kemal Atatürk İlke-Devrimleri ile yetiştirildik. “Türküm doğruyum, çalışkanım. Yasam; büyüklerimi saymak, küçüklerimi korumaktır. Varlığım Türk varlığına armağan olsun biz Cumhuriyet çocuklarının yaşam sloganı idi. Her sabah o sözlerle başlardık derslerimize, gururla, heyecanla. Öyle güzel ve özel günlerdi ki o günler, her anımsayışımda yeniden, yenicesine yaşıyorum o günleri, çocukluğuma geri dönmüşçesine…

Çok şanslıydık. Çağdaş eğitim yöntemi ile eğitildik. Beyinlerimizi kirli ve pis kokulu sularla yıkamayan, bizleri karanlığa yönlendirmeyen bir okul yaşantımız vardı. Eğitim sistemimiz; geleceğe aydınlık kapılar açan bir eğitim sistemiydi, başka hiçbir ülkede o güne kadar başlatılmamış olan bir yöntem uygulanıyordu. Bizleri bu günkü biz yapan bir eğitim oldu. Dünyada hiçbir çocuğun bayramı yokken, bizim 23 Nisan Çocuk Bayramımız vardı. Hiçbir ülkede gençlerin bayramı yokken 19 Mayıslarda gençlerimiz ellerinde Ay-Yıldızlı Al Bayrakları ile Başkent Ankara’nın tören yerlerinde, yollarında, başları dik yürürlerdi. Onları seyrederken gururla, sevgiyle, coşkuyla alkışlardık. Ulusal Marşlarımızı söylerken de geleceğe umutla bakıyorduk. Çünkü Mustafa Kemal ATATÜRK ve yol arkadaşları; Kırmızı Erk koltuklarını, Laik Cumhuriyetimizi, Kutsal Anadolu Topraklarını bizlere, o günün ilkeli, aydınlık beyinli, dürüst, yürekli ve öz güvenli gençlerine bırakmışlardı. Hiçbir ayırım gözetmeden, özellikle de kadın ve erkek ayırımı gözetmeden alınmıştı tüm bu kararlar…
                                               
  


İşte o günlerde, ilkbaharlarda coşku ile çiçeklenirdi yüreğimiz, kuş sesleri ile neşelenirdik. Mart ayının başlarında, evlerimizin bacalarındaki yuvalarına dönerlerdi, ilkbaharın müjdecisi leylekler… Çocuklar kadar büyükler de mutlu olurlardı onların gelişlerinde. Doğa dostuydu insanımız. Doğa ile iç içe yaşamayı seviyordu. Şimdilerde, bu anlatılanlar bir masal besbelli.  Ne leylekler yuva yapıyor bacalarımıza, ne de beyaz bulutlu mavi göklerimizde görüyoruz onları. Yeşil yalnızca Türkçe sözlüklerimizde tanımlanıyor. Boya Kalemi kutularımızda, suluboyalarımızın içinde, gün ışığına doğayı imgeleyen bir renk olarak çıkmayı bekliyor, doğanın simgesi olan mavi ile sarının karışımı olan yeşil rengi…Kırdan Kente göçeden bizler, yalnızca eğitilmiş bir papağan gibi, garip bir yaşamı yineleyerek, evrenin tostoparlak bir parçası olarak, yaşıyoruz işte. Yaşamak denilirse buna.Evet! Yaşamak denilirse…

4 Haziran 2014 Çarşamba

SARI SAYFALARDAKİ ANILAR

Uzun yıllar  Sarı Sayfalarda Halk Sağlığı konusunda bilgiler aktarmışız, halkımıza, kadın işçilerimize sağlıklı yaşam konusunda bilgiler vermişiz.

Bu anılar, evimizin bir köşesinde bazen anılarımızı tazelemek istediğimizde gün ışığına çıkarak, bizi tatlı anılara, o yıllara götürür.

Ama artık bilgilerin tozlu raflarda kalmadığı bu dönemde, sarı sayfalardaki anılarımızı sizlerle paylaşıyorum. 














30 Mayıs 2014 Cuma

DEĞİŞEN DUYGULAR

Değişen Duygular


Ne özü değişti kalemin 
             Ne sayfası koptu
Çizgili defterimin
               Belki ucu eskidi kalemimin
Belki rengi sarardı o defterin
                         Değişen duygulardı
Bir de dünde kalan yaşamım
               Sevgi hiç değişmedi
Hep anılarda kaldı

Solan kırmızı güldü
                 Dikeni kanatmayan
Değişen o yıllardı
                Düşlenen sevgilerdi
Hepsi dünümde kaldı
                         Hepsini yıllar aldı
Koyu renkler hep değişti
                          Geriye bembeyaz sayfalar kaldı.

                                                Yıldız Tümerdem


SAĞLIĞIMIZ

Yıldız Tümerdem*

Toplumun Ciddi Sağlık Sorunları ve Çözüm Yolları
İlk On Ölüm Nedeni


Dünyada her şey ama her şey değişiyor… Yeni Hastalıklar tanımlanıyor. “Tansiyon yüksekliği, Şeker Hastalığı(diyabet), Şişmanlık(obesite)tan oluşan üçlüye; Metabolik Sendrom” deniliyorGeçmişte böyle bir hastalık tablosu vardı da biz mi bilmiyorduk? Sorusunu yanıtlamamız gerekiyor


Evrendeki değişimin özünde, bilimsel anlamda; Fiziksel-Kimyasal( çevresel kirlilikler) ve Biyolojik( bitkisel-hayvansal kaynaklı) Çevrenin varlığı yadsınamaz… Evrenin yaşamsallığını sağlayan çevreye olumlu ya / ya da olumsuz etki yapan da yine insanoğlunun Toplumsal-Sosyal Çevre’sidir… Bu çevrede; Bireysel ve Ailesel yapılanmanın yanı sıra Yöresel-Kentsel ve Evrensel yaşam koşulları da vardır… Toplumsal çevredeki denge, birey ve toplumun Ruh Sağlığını olumlu etkiler… Kalıtsal olarak ruhsal hastalıklara, özellikle de bozukluklara yatkınlık olsa bile, bireyin sosyal yaşamla olumlu etkileşimi, genetik yapıdaki olumsuzlukları baskılayarak hastalık ve bozuklukları önleyebilmektedir…

Gelişen Teknoloji nedeniyle insan, daha rahat yaşayabildiğini zannetmektedir… Oysa kimyasal atıklar fiziksel çevreyi olumsuz olarak etkilemekte, soluklanan havayı ve kullanılan suyu kirletmektedir… Toksik-zehir saçan-maddeler, hücrelerin yapısını, özellikle de hücrenin çekirdeğindeki DNA’yı bozmakta, Atipik hale getirmektedir… Bunun anlamı da insan bedeninde değişik yerlerde ve zamanlarda oluşan kanserlerdir.

Temiz Hava ve Temiz Su: sağlıklı yaşamın özüdür… Sağlıklı Koşullarda ve Doğal Yöntemlerle yetiştirilen Bitkiler ve Hayvanlar, temiz su ve temiz hava kadar sağlıklı yaşamın, özellikle de sağlıklı beslenmenin vazgeçilmez temel öğeleridir… Biyolojik Çevrenin olumsuzluğu vücudun hücre yapısını bozar ve kimyasal maddelerde olduğu gibi, değişik türde Kanserlere neden olur… Görüldüğü gibi, kanserlerin oluşumu çok etkenlidir. Kalıtımsal riskten öte çevrenin olumsuzluğu önde gelen nedendir…

Birey olarak İnsan; yaşam yolculuğuna kadındaki Yumurta Hücresinin erkekteki Sperm Hücresi ile karşılaşıp, birleşmesi ile yola çıkmaktadır. 46 Kromozomlu insan yavrusu, anne Rahim’inde kaldığı 40 hafta boyunca, anne ve babanın soyundan gelen genetik mirasın yanı sıra, annenin beslenmesi, hastalıkları ve günlük yaşam koşullarından da etkilenerek büyümekte ve gelişmektedir… Bu büyüme ve gelişme sağlıklı ya da sağlıksız olacaktır…

Günümüzdeki teknolojik gelişim, doğmadan önce bile bireyin sağlıklı olup olmaması ile ilgili bilgi alınmakta, kan uygunsuzluğunda kan değiştirilmekte, ameliyatlar bile yapılmaktadır. Anomali olduğunda, Etik Kurul kararları ile bebeğin doğumu önlenmekte, doğmadan önce, 4 ayın sonunda cinsiyet tayini yapılmaktadır… Bu ve benzer uygulamalar, insanın sağlıklı yaşamı ve geleceği için önemli kararlardır… Görülüyor ki günümüzde, anne rahmine yerleştiğimiz andan başlayarak sağlıklı yaşamamız için gereken koşulların sağlanabilmesi artık zor değil… Doğduğumuz an, doğum yaptığımız yerden başlayarak,  evrensel çevremizin olumlu etkisi, uzun ve sağlıklı yaşama şansımızı olumlu olarak etkiliyor… Önemli olan evrende bu olumluluğu sağlayacak koşulları yaratabilecek sistemi oluşturabilmek…

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), yıllardır bütün dünya ülkelerinde, sağlıkla ilgili verileri değerlendirerek gereken önlemleri alma konusunda ciddi çalışmalar yapmaktadır… Uluslar arası Çocuklara Yardım Fonu(UNİCEF), dünya çocuklarının, anne karnından başlayarak sağlıklı ve uzun yaşamaları için önleme yönelik çalışmalar yapmaktadır.

WHO çalışmaları ile ırksal yapı-cinsiyet- yaş- yaşanılan Anakara(kıta) vb. durumlarda ayırım gözetmeden tüm dünyada insanları öldüren ilk 10 Ölüm Nedeni istatistiksel verilerle ortaya çıkarmıştır… Yeni bir yüzyılda da ölüm ve hastalıklar değişmemiştir… Hastalıklara özgü sayısal-oransal değerler azalmamış,  katlanarak artmıştır… Dünde olduğu gibi bu gün de Kadın; adeta Kuluçka Makine’ si gibi doğurmakta, tüm uğraşlara karşın dünyada nüfus patlaması sürüp gitmektedir… Nüfus artışındaki dengesizlik özellikle de, gelişmekte olan ülkelerde Yetersiz-Dengesiz Beslenme- Malnütrisyon ve Açlığa( Starvasyon) yol açmaktadır… Bunlara bağlı olarak; cılızlık, bodurluk, vitamin ve mineral yetersizliklerine bağlı kansızlık, deri döküntüleri, görme bozuklukları, körlük, kemik hastalıkları, havale nöbetleri vb. ortaya çıkabilir…  Anomaliler gelişebilir, ölümler görülebilir… Doğumlarda ve doğum sonrasında anne ve bebek ölümleri artar…

Dünya’da insanları öldüren 10 neden arasında; Tütün ve Tütün ürünlerinin ilk sıraya yerleşmesi; başta Amerika Birleşik devletleri, İngiltere ve çok sayıda Avrupa Ülkesinde ve Türkiye’de yıllardır yürürlükte olan yasalara, eğitim programlarına karşın, inatla yerini korumasında kanımca bireylerin bilinçaltı davranışları bulunmaktadır… Bunlar; Toplumsal Duyarsızlık-Umarsızlık-Bana Bir Şey Olmaz Düşüncesi-Çevresindekilere Aldırmazlık- Özenti- Taklit-Sınıf Atladığını Sanma-İradesizlik- Boşlukta kalma-Kendisi ve Yaşamı ile Barışık Olmamak” olarak sıralanabilir… Bu da bilimsel ortamda, Psikolojik olarak; Sağlıksız Davranış ya da Davranış Bozukluğu olarak nitelendirilmektedir…

Çarpıcı bir örnek vermek isterim;  35 yılda 1 ton 277 kilo tütün tüketen, 1 günde 10 metre, 35 yılda 127 bin 750 metre sigara içen, bozduğu Kalp ve Damarlarını, Kalp Vakfı Üyelerinden Prof. Dr. Bingür Sönmez’ in sihirli ellerinin mucizevî bıçağı ile onartan 52 yaşındaki Dursun Demirkol (Hürriyet Gazetesi:-24 Mart 2006- Birsel Sancar haberi), yukarıda sözü edilenlerden hangi nedenle günde 5 paket sigara içmiştir… Bütün bu olanlardan sonra sigara içmeyi sürdürebilecek midir? Bu örneklerden sonra kullanıcılar; “yiğitlik bende kalsın sigara bana kendini bıraktırmadan önce, ben onu bırakayımdiyerek, doğru karar alabilecek mi?

 Çalışmalar; Sigara Bağımlılığının dünya genelinde, yaklaşık % 25-30 oranında olduğunu ve oranın gittikçe arttığını göstermektedir… Gençlerde bu oran yaklaşık  % 40-50’dir. Artma bu yaş grubunda daha hızlıdır. Gelişmekte olan toplumlarda % 70’lere varan değerlere ulaşmıştır… Ülkemizde, değişik toplum gruplarında yaptığımız çalışma sonuçları da dikkat çekicidir… İstanbul’da eski ve yeni yerleşimli göç bölgelerindeki ilkokul 5. sınıf öğrencileri arasında, günde yaklaşık 5-10 tane sigara içenlerin yaklaşık % 15, özel eğitim gören bazı okullarda aynı yaşlardaki çocuklarda % 3,5 oranlarında olması, gençlik evresindeki kız ve erkek öğrenciler arasında bu oranın % 35’lere ulaşması sorunun ciddiyetini yansıtması bakımından önemlidir… Bütün bunların yanı sıra,  ekonomik ve sosyal koşulları yetersiz olan kadınlarda % 25, erkeklerde % 65 oranda( kahvehane çalışması).,  iyi olan gruplarda, orta yaş kadınlarda %  35, erkeklerde % 45 oranda, günde en az  bir paket sigara tüketimi için Hekim olarak yorumum; “Aydınlık Olmayan, karanlık ve de Sağlıksız Bir Gelecek” olacaktır…


Son yıllarda sayıları gittikçe artan Nargile Kahvehaneleri sorunun, Yasal Düzenleme ile önlenmesi gereken, bir başka ürkütücü ve de düşündürücü yönüdür… 



İkinci ölüm nedeni; Kalp ve Damar hastalıklarıdır… Dünyada her yıl kayıtlara geçen 20 milyondan fazla kadın ve erkek, Kalp-Damar Hastalıkları nedeniyle hekime başvurmakta, maliyeti çok yüksek olan yöntemlerle tedavi edilmekte ve geç kalındığında da yaşamını yitirmektedir… Yaklaşık 18 milyon insan Kalp Krizi ve Felç nedeni ile karşımıza çıkmaktadır…
Türkiye’de kayıtlara geçen bu değer 200 bini aşmaktadır… Bütün bu olanlarda, Ailesel-Genetik Riskin yanı sıra Çevresel Faktör Riski de yüksektir. Bu Riskler; Aktif Sigara İçiciliği, Pasif İçicilik, Sağlıksız / Dengesiz / Aşırı Beslenmeden kaynaklanan Şişmanlık, Stres ve Hareket azlığıdır… Gün geçmiyor ki Gazeteler ve Televizyonlardan değişik yaşlarda, sağlıklı görünen çocuklarımızın ve gençlerimizin, koşarken, yüzerken, spor yaparken kalp krizi sonucunda yaşamlarını yitirmelerini üzülerek izliyoruz… Bütün bunların altında yatan gerçeklerin Kalıtsal mı yoksa Edinsel (kazanılmış-çevresel) mi olduğunu düşünmeden edemiyoruz… Düzenli sağlık kontrolleri ile bu ölümler önlene bilinir miydi ” sorularını da soruyoruz... “Aile öğelerimiz / kendimiz için düzenli sağlık kontrolleri yaptırma şansımız var mı” sorusuna yanıt bulamıyoruz…  

Ölüm nedenleri arasında üçüncü sırayı Tansiyon Yüksekliğinden kaynaklanan beyin ve değişik organ kanamaları yer almaktadır… Tansiyon yüksekliğinin tek bir nedeni yoktur. Çoklu nedeni ve etkisi bilimsel çalışmalarla da kanıtlanmıştır…  Çalışmalarla, dünyada  % 0,1 oranında, 600 milyon’dan fazla insana Hipertansiyon tanısı konulmuştur…
Ülke içindeki araştırmalara göre; son yıllarda, 30-40 yaş üzerindeki kadın ve erkekte, yaklaşık % 30-40 oranında Arteryel Kan Basıncı Yüksekliği gösterilmiştir. Özellikle de aşırı tartısı olanlarda ve şişmanlarda bu oran dikkat çekici idi…

Bilindiği gibi, Uluslararası karar gereğince, Arteryel Kan Basıcının Normal Değerleri;  Sistolik Basınç( maksimal-büyük tansiyon) için 120 mm Hg dir. Diastolik ( minimal-küçük tansiyon)Basınç için 80 mm Hg’ dır… Toplumun anlayacağı söylemle, ölçümde; Yüksek Tansiyon’da büyük olan 12, küçük olan 8 üzerindedir… Yüksek Tansiyon oluşumunda Kalp-Damar hastalıklarındaki risk Feokromositoma( böbrek üstü bezindeki kistik tümör) da düşünülmelidir… Ülkemizde sanılandan fazla görülen, Tiroit bezi bozuklukları, özellikle de Toksik Guatr ve Böbrek Taşları ile iltihapları da göz ardı edilmemeli, bulguların ortaya çıkması beklenmeden, sağlık kontrolü ve tarama testlerinin faktörlerinin yanı sıra, özellikle kan şekeri ile de birlikte inip çıkışlar görülen hastalarda, böbrek üstü bezinin kistik yapılı tümörlerinden yapılması sağlıklı ve uzun yaşamın göstergesi olacaktır…

Ölüm nedenleri arasında olan Şişmanlık(obesite), dünyaya hızla yayılmaktadır. Aşırı ve Yanlış ve de dengesiz beslenmenin neden olduğu Obesite pek çok doku ve organ bozukluklarının, özellikle de şekerimizi düzenleyen Pankreas organındaki çalışmayı bozmasının( Şeker hastalığı – Diyabet oluşur) yanı sıra erken ölümler bile neden olabilen bir hastalıktır… Çalışmalar, obesitenin okul öncesi ve ilköğrenim çocuklarında % 1-10 oranlarda görüldüğünü ortaya çıkarmıştır. Amerika Birleşik Devletlerindeki çalışmalara göre; değişik yaş gruplarında, kadın ve erkeklerde ölümcül obezite oranı % 25’lere ulaşmıştır. Türkiye’de yapılan çalışmalarda da( bizim çalışmalarımız) olumsuz sonuçları yansıtan yüzde oranlar kaygı vericidir. Bir çalışmamızda ergenlik evresindeki kızlarda aşırı tartı oranı %15, obesite oranı yaklaşık % 8-10 bulunmuştur. Bir özel anaokulu çalışmamızda kız ve erkek çocuklarda bu değerler % 1-5 arasında değişiyordu… Bireyler kolay bir formül ile tartılarını kontrol altına alabilir ve dünya standardı olarak kabul edilen listedeki yerlerini bularak obesite ile ilgili kendi kararlarını alabilirler…
Vücut Kitle İndeksi( VKI-BMI) adını verdiğimiz bir formülle bu kararı bilimsel olarak da alabiliriz. Bu formülde; bireyin boyunun metre olarak karesi sonucunda ortaya çıkan değer Standart kabul edilir… Örnek;1.75x 1.75=2.99). Bireyin kilogram olarak tartı değeri standart sayıya bölünür… Örnek; 74: 2.99= 24,9- aşırı tartının üst sınırı demek… Çıkan sayı bireyin beslenmesi ve bedeni ile ilgili doğruya yakın bilgi vermektedir… WHO bir tablo geliştirmiştir. Bu tabloya göre; 18.5’in altı Zayıf., 18.5- 24.9 arası Normal., 25- 29.9 arası Aşırı Tartı., 30-34.9 Obesite(şişmanlık)., 35- üstü Ölümcül Obesitedir. Birey bu değerlerin sonucuna göre yaşamını düzene koyabilir ve gereken yardımı alma yolunu seçebilir… Kan tablosu (Kolesterol-HDL, LDL, VLDL-, Trigliserid, Kan Şekeri, Karaciğer Fonksiyon Testleri, Böbrek Fonksiyonları vb.) ve değişik Laboratuar Testleri ile düzenli Kontrol ile erken tanıya gidilir… Bu da sağlıklı yaşamın ön koşulu olarak kabul edilmektedir.  

Diabetes Mellitus(şekerli şeker hastalığı), geçmişte olduğu gibi yeni bir yüz yılda da ciddi olarak ele alınması gereken bir hastalık ve de bozukluktur. Aile öyküsü varsa daha da ciddiye alınmalıdır. Tip I Diyabet çok erken yaşlarda, bebekler de bile ortaya çıkabilir…4000gram(4 kilogram) kilogram ve fazla tartı ile doğan bebeklerde, doğum sonrasına, önlem alınmazsa, havale nöbetleri görülebilir ve organlarda kalıcı bozukluklar ortaya çıkabilir… İnsülin olmadan tedavi edilemez… Düzenli İzleme ve tedavinin doğru olarak kesintisiz sürdürülmesi, yaşamı olumlu etkileyecektir… Kalp-damar hastalıkları, Tansiyon yüksekliği, Görme bozukluğu-Katarakt-Glokom-Göz dibi kanamaları, Polinevrit-Yürüme bozuklukları, Böbrek bozukluğu-yetmezliği, vb. yan etkiler(komplikasyonları) önlenecektir…
Aile öyküsü bilinsin ya da bilinmesin fark etmez, yanlış yaşam biçimi Tip II Diyabete davetiye çıkarabilir… Otuzlu-Kırklı yaşlarda klinik bulgular ortaya çıkabildiği gibi, hiç bir bulgu görülmeyebilir de… Türkiye’de kayıtlı Diabet Mellitus oranı % 7,2’dir… Gizli olgularla bu oran %10’a ulaşmaktadır… Eğer toplumda bir tarama yapılsa bu oran daha da yüksek olacaktır… Bireyin sağlıklı beslenmesi, dengeli karbon hidrat alımı, hareketli ve dingin yaşam, bu hastalığın oluşmasını % 60 gibi yüksek oranda önleyecek ve ilaca bağımlı olmadan, açlık kan şekerinin normal değerlerde(80-110 mg/DL) kalmasını sağlayacaktır… İlaç tedavisi ile başarı oranı yaklaşık  % 40’dır…

Çalışmalara göre; dünyada yaklaşık % 2 oranında(170 milyondan fazla) damarlar tıkanmasına bağlı hastalık ve bozukluk görülmektedir… Hangi doku ve organda görülürse görülsün, damar tıkanmalarından kaynaklanan belirtiler, ciddi bir biçimde ele alınmalıdır… Öncelikle kalp-damar ve akciğer hastalıkları ve bozuklukları olmak üzere karaciğer ve diğer organlarda tıkanmaya bağlı bulgular, felçler, doku ve organ kanamaları, dolaşım bozukluklarına bağlı olumsuz değişimler, diyabete bağlı nekrozlar, kalıcı ve de öldürücü olabilmektedir…

İnsanoğlu için Sağlıklı Cinsel Yaşam, Temiz Hava-Temiz Su-Temiz ve Sağlıklı Besin Maddesi kadar doğal bir haktır insanoğlu için... Oysa günümüzde, cinsel yaşamlarında yanlış seçim yapanlarda, başta Sifilis( Frengi), Gonore(Bel soğukluğu), rahim ağzı kanserleri( erkekten kadına cinsel ilişki ile bulaşan) olmak üzere çok sayıda virüs ve bakterinin hatta mantarların etkeni olduğu hastalıklar artmış “epidemi-patlama” yapmıştır…
1980li yıllardan bu yana,  HIV İnfeksiyonu ve AİDS bu gurubu ilk on ölüm nedeni listesine sokmuştur… Virüs; cinsel ilişki ile (Homo-Heteroseksüel ilişki Fransız öpücüğü ile) % 30- 60 oranlarda, kan yolu ile  %30- 40 oranlarda, anneden bebeğe plasenta yoluyla %5-10 oranlarda bulaşmaktadır… Aşısı olmayan HIV için, erken tanı ve pahalı da tedavi ve de dingin ve nitelikli, düzgün yaşam biçimi, hastalığın ölümcül kimliğini yok edebilmektedir… Son değerlendirmelere göre dünyada 40 milyonun üzerindeki olguların 30 milyonundan fazlası Afrika ülkelerinde görülmektedir…
Ülkemizde de bu hastalık gizli bir biçimde her yaştaki insanımızı, hepimizi tehdit ediyor… Doğru bilgilenirsek yakalanma olasılığı yok denecek kadar azalacaktır.

Savaşlar, Terör, Kazalar, Madde bağımlılığı dünyada ilk 10 ölüm nedeni arasında yer alan ciddi sorunlar olarak kabul edilmeli, önleme yönelik Ulusal-Uluslar arası önlem alınmalıdır… Yazık ki geç kalınmıştır bu konularda… Ama yine de Anadolu’muzun ön görüşlü, arif insanının; “zararın neresinden dönülse kardır” sözü anımsanmalı ve önleyici hekimlik çalışmalarına yönelik bir sağlık politikasının önemi kabul edilmelidir… Tüm dünyada olduğu gibi, Ülkemizde de Sağlık-Yargı-Eğitim Devletin Temel görevi olmalı, siyasallaştırılmamalıdır… Sivil Toplum Kuruluşları, bu konularda Devletle el ele, yürek yüreğe çalışmalıdır… Bu yalnızca dilek olarak kalmamalı, yaşama geçirilmelidir… 

Tüm canlılar için “Sağlıklı Yaşam”, hem kolay hem de çok zor… Sağlıklı yaşama sanatını bilmek gerekir… Yaşamı yakalamak ve sımsıkı tutmak için yaşadığımız evreni yalnızca iki gözümüzle görmek yeterli değil. Üçüncü gözümüzle-Kalp gözümüzle-İç sesimizin müziğinin eşliğinde görmemiz gerekir… Bunun için; Kendimize değer verelim… Kendimizi önemseyelim… Sağlığımızı koruyalım… Doğru bilgilerle bilgilenelim… Bilgimizi çevremizle paylaşalım… Bilmek yetmez, yaşama geçirelim… Hekimce sağlıklı yaşam dileklerimi
*Prof. Dr. Çocuk ve Toplum Hekimi Uzmanı-Yeni yüzyıl Üniversitesi


29 Mayıs 2014 Perşembe

SİNOP KALESİ

Yıldız Tümerdem
Aldırma Gönül



Taş Duvarlar
Anılar ülkesinden yorgun döndüm dün gece
Sevgiyle tutuşmuştu mavi denizli ufuk
Özlem çiçeklerinden bir demet sundun yine
Kokusu belleğimde rengi boş yüreğimde

Bir anda doluverdim genç yazgılı günlerle
Bir çift göz gülümsedi eskisi gibi yine
Gerçekleri saklayan bir kapı aralandı
Ne sen vardın içerde ne de soluk bir gölge
Hayaller kaybolmuştu, düşler çırpınıyordu
Umut taş duvarlarda ağlıyordu sessizce…


Bu dizelerin öyküsünde tarihsel kaleler var… Önde geleni de Sinop Kalesi... Sinoplu asker bir dedenin ve babanın kızı olarak, bu kalenin öyküleri ile büyüdüm. Buradaki Taş Duvarlar başka taş duvarlara benzemez. Bu taş duvarlar, mitolojik denizkızlarının ve hırçın dalgaların sesleri ile hüzünlü aşk şarkıları söyler, gurbet türkülerine eşlik ederler. “Dışarıda deli dalgalar/ gelip duvarları yalar… Beni bu sesler oyalar / aldırma gönül aldırma…” sözleri ile gönlüne aldırma diyen Sabahattin Ali’nin kanatlanmış ruhu ile konuştuğum o günlerde yazmıştım bunları çizgili defterlerime… Oralardayım şimdi… Ağır adımların gölgelediği akşamlarda, mutsuz bir anahtar ile açılıp kapanıyor demir kapı, paslanmış yüzünde derin çizgiler var. Kapıda bir avuç aydının işim listesi. Hala silinmemiş. Yazıldığı günlerdeki gibi taze, kurumamış siyah boya. İsimli ve isimsiz pek çok insan, bu zindanlarda yaşadılar, küf kokulu, nemli, farelerin üzerlerinde cirit attığı, ottan yer yataklarında yattılar, onları mahkûm edenler sıcak döşeklerinde uyurken. Uyuyabildilerse eğer… Bu aydınların suçları, vatanlarına ihanet edenlere / topraklarına, Ulusal birlikteliklerine göz dikenlere kalemleri ile açtıkları çağdaş ve barışçıl savaştı. Silah ve kurşun yoktu,  kan ve gözyaşı yoktu, sömürü ve ihanet yoktu bu savaşta. Öyleyse nedendi bu acımasız kararların ölümcül tutsaklığı? “ Kurşun ata-ata biter/ mahpus yata- yata biter / Aldırma gönül aldırma” Sorular her zamanki gibi yanıtsızdı / öyle de kalacaktı besbelli, yıllar yılı. Duvarlardan sarkan mor çiçekli sümbüllerin döktükleri tuzlu ve kanlı gözyaşı ile filizlenmiş dalları, o günleri anlatırcasına kurumuştu. Dut ağacı her aydının ardından ağıt yakmıştı besbelli. Gövdesinde katılaşmış koyu kırmızı yumrular ve kavruk kovuklar geçmişin acımasız izlerini saklıyordu. Bana o günleri anlattı yaşlanmış koca çınar titreyen sesi ile… Eskimiş taşlı yollarda ayak izleri ve taş duvarlarda gizemli öyküleri yaşıyordu, çelikleşmiş ilkelerinden asla ödün vermeyen gerçek aydınlarımızın… Bu yazı burada bitmeyecekti, sürüp gidecekti, Sinop kalesinin duvarlarını deli dalgalar dövdükçe, bıkıp usanmadan... Dışarıda deli dalgalar var. Gelip duvarları yalıyorlar. Bizi de yaşanmamış bu sevdalar oyalıyor… Aldırma gönlüm diyoruz, aldırma… Aldırma… Gönül aldırmasa bile beyinlerdeki ilkeli dalgalar peşini bırakmayacaktı yanlış adımlarla, yanlış yollarda yürüyenlerin… Tarih allını kullanmayanlar için tekrarları yaşatıyordu, bizlere besbelli…

23 Mayıs 2014 Cuma

ZEYTİN YAĞI MUCİZESİ

Yıldız Tümerdem*
Sağlıklı ve Uzun Yaşam
 Zeytin Yağı Mucizesi



İnsan sağlığında ve beslenmesinde çok önemli hatta mucizevî yeri olan zeytinyağı üretiminde Türkiye, dünyada dördüncü, zeytin üretiminde de ikinci sıradadır. Kişi başına tüketim ise 1 kilogramdır. Komşumuz Yunanistan’ da; Kişi başına / 20kg, İtalya’da, İspanya ve Tunus’ da 10 kg’dir. Obesite( şişmanlık) denilen yeni yüz yılın kasırga gibi rüzgârını Fast-Food ve patates kızartmaları, cips ve margarinlerle dünyaya yayan ABD’de bu değerin kişi başına 450 gram olarak yerlerde sürünmesi, gençlik yıllarında o ülkede, çok değerli hocalardan eğitim almış bir hekim olarak benim için beklenen bir sonuç… Eminim, eğitim aldığım hocalarım da yaşasalardı, bu değerleri Ülkeleri için bu düşük değer için üzüntü duyarlardı…

Zeytinyağı; tekli doymamış yağ asidi içermektedir. Genelde, kandaki Kolesterol, Lipid-Trigliserit değerlerini yükseltmez. LDL ve VLDL(kötü ve çok kötü huylu kolesterol) değerlerini düşürür. HDL(iyi huylu kolesterol) değerini yükseltir( erkekte 40 mg. kadında 50 mg. üstü normal). Zeytinyağı vücudumuzdaki ana damarlarımızda ve kılcal damarlarımızda tıkanmayı ve de kireçlenmeyi önlemektedir. Kandaki Kolesterol-Lipit parçacıklarının ve taneciklerinin oluşmasının önüne geçer. Kan viskozitesinin (yoğunluğu) artışı görülmez. Böylece, vücuttaki kan dolaşımının bozukluğundan kaynaklanan başta Kalp ve Damar Hastalıkları olmak üzere, çok sayıda hastalık ve bozukluk görülmeyecektir. Örneğin; hipertansiyon, akciğer yetmezliği, mide, bağırsak hastalıkları, nörolojik hastalıklar ve fizik tedavi hastalıklarının görülme riski de azalacaktır...


Vücudumuzun sağlığı için ana öğelerimiz arasında vitamin ve mineraller, bağışıklık sistemimizi güçlendirerek, vücut direncinin dengesini sağlarlar. Bizi dış etkenlere karşı korurlar. Hücrelerimizdeki DNA’ların kansere yol açabilecek değişimini önlerler. Bir diğer değişle Antioksidan etkiye sahiptirler. Vitamin ve mineraller çoğunlukla çiğ tüketilen taze sebze, meyve ve salatalarda bulunur. Yiyeceklerle vücuda alınan en önemli vitaminlerden A, D, E, K vitaminleri yağda erirler. Bu vitaminlerin bağırsaktan emilebilmesi ve kan dolaşımına katılabilmesi için yağlara, özellikle de zeytinyağına gereksinim vardır. Zeytinyağı, safra taşları oluşumunu da önlemektedir. Zeytinyağı anne sütü gibi değerlidir. Büyüme ve gelişme evresindeki çocuklarımız ve gençlerimiz için çok değerli bir besin maddesidir. 

Sıkma ve Sızma Zeytinyağını kızartmalarda kullanmak sakıncalıdır. Kızartma sırasında, dumanlanma noktası düşük olduğundan, soluğumuzu zorlayan duman ve istenmeyen bir kokuya neden olmaktadır. Bunun yanı sıra, kızartma sırasında besin öğeleri içinde bulunan sağlığa zararlı kimyasal maddeler de ortaya çıkmaktadır. Bu maddelerin başında Akrilamitler gelmektedir. Cips ve patates kızartmalarında çok miktarda oluşarak kansere neden olduğu bilimsel olarak da kanıtlanmıştır. Günümüzde rafine edilerek üretilen, dumanlanma noktası yüksek olan zeytinyağları kızartmalarda, aşırıya kaçmadan kullanılmalıdır…

Sonuç olarak; Ortalama ömrü 50- 80 yıl olan Anadolu’muzun değerli kutsal zeytin ağacının ürünü zeytinlerimiz ve onlardan elde edilen zeytinyağı, sağlıklı ve uzun yaşamın ana öğelerinden biridir. Hepimize Anadolu topraklarımızın sağlıklı yaşam simgesi olan kutsal zeytin ağacımız gibi uzun-sağlıklı ve de mutlu bir yaşam dilemeliyiz…
                           
*Prof. Dr. Çocuk ve Toplum Hekimi Uzmanı

                           

YAZIK, ÇOK YAZIK



Sen; yedi renkli gök kuşağı
                        Olabilir misin?
Olamazsın
            Çünkü sen; ne güneşsin
Ne de evrene
                Bereket yağdıran
Kutsal yağmur damlası

Sen; yedi renkli gök kuşağı
                  Olamazsın    
                           
Sen, Gökyüzünde yaşayamazsın
                Bulutlarla arkadaş olamazsın
Mavi beyaz bulutlardan
            Dünyaya el sallayamazsın

Sen; yedi renkli gök kuşağı
                               Olamazsın
Çünkü o renkler doğanın
               Gerçek insana armağanı
                    O armağan sana değil

Sen; gerçekten insan olabildin mi?
            Taş devrinden bu yana
            Olamazsın da.

Sen; Doğaya düşmansın
           Yeşili beyninden silip atansın
Maviye arkanı dönerek
            Elleri ceplerinde dolaşansın
Temiz suyu kirletip tüketensin.

Doğal çevreyi
Yağmalayarak yok edensin.
Çocuklarımızı hasta edensin.

                Temiz kapını açamayansın.
               Paslı kilit vuransın. 
            
 Sen; yedi renkli gök kuşağı
             Olamazsın… Asla ama asla…           
Ne o renklere ulaşabilirsin
                                          Dostça
Ne de o renkler sana kucak açar
                                         Arkadaşça

Sıcacık tertemiz duygularla
                 Duyarlı bir insan olarak
           Yaşamamışsın… Yaşayamazsın…        

                               Yıldız Tümerdem